28 Ekim 2012 Pazar

Merseyside Derbisi - ' EVERTON v LIVERPOOL '



          1984-1985 futbol sezonunun ' Şampiyon Kulüpler Kupası Final Maçı ' öncesi Liverpool holiganları sokaklarda başlattıkları olayları stada taşımışlardı. Alkol duvarını da fazlasıyla aşan İngiliz holiganlar, stadyum içerisinde Juventus taraftarlarına saldırarak, izdihama yol açmışlardı. Çıkan olaylarda 38'i Juventuslu olmak üzere, 39 taraftar ezilerek, feci şekilde can vermişti.
Bu olay sonrası İngiliz futbolu büyük cezalarla karşı karşıya kalmıştı ve işte tam da o yaraların sarılmaya başladığı günlerden birinde, yine Liverpool kulübü ve taraftarlarının adının karıştığı trajik bir olay yaşanacaktı.

          15 Nisan 1989 tarihinde, bir Federasyon Kupası maçında Liverpool'un rakibi Nottingham Forest idi. Maç Sheffield şehrindeki Hillsborough Stadı'nda oynanacaktı. Maça ilgi aşırı fazlaydı ve Liverpool'lu oyuncuların ısınma hareketleri için sahaya çıkmasıyla adeta kıyamet kopmuştu. Tribünlerde müthiş bir tezahurat vardı ve bunu duyan dışardaki seyirciler içeri girmek için telaş etmeye başlamışlardı. Güvenlik güçleri de bu telaşa ortak olmuştu ve seyirciler içeri daha hızlı girebilsin diye bazı gişelerden biletsiz girişe olanak sağlamıştı.
Durum böyle olunca stadyum kapasitesinin çok üzerinde dolmuştu ve 6. dakikasında duran maçta tam 96 Liverpool seyircisi ezilerek can verirken, 766 Liverpool seyircisi ise ezilerek yaralanmıştı.

           Takvimler 13 Eylül 2012'yi gösterirken, incelenen 400 bin civarı evrak ve başvurulan onlarca ifade sonucu, resmi kurumlar aradan geçen 23 sene sonrasında, bu vahim olayda Liverpool taraftarlarının herhangi bir suçu olmadığına dair kanaat getirdi. İşte bu haber sonrası Anfield Road'ta ki ilk maçta, ezeli rakip Manchester United karşısında aklanan Liverpool tribünleri tarafından yukarıdaki kareografiler düzenlendi.
Söz konusu maçın ilk yarısında Liverpool, özellikle Luis Suarez'in yönlendirdiği ataklar sayesinde mükemmel bir oyun ortaya koymuştu ama Jonjo Shelvey hiç olmayacak bir pozisyonda takımını 10 kişi bırakmıştı. Bu handikaba rağmen Liverpool, efsanevi kaptanı Steven Gerrard ile öne geçmiş ancak Rafael da Silva'nın ters ayağıyla attığı muhteşem gol ve Robin van Persie'nin zar zor attığı penaltı golü sonrası sahadan 2-1 mağlup ayrılmıştı.

           Yeniden derbiye ve takımlara dönecek olursak, 2 takımda Liverpool şehrinin temsilcisidir. Mersey adı verilen bir nehir, 2 takımı ve birçoğu akraba olan 2 takım taraftarlarını birbirinden ayırarak, Merseyside Derbisi verilen, Liverpool v Everton maçlarının ilham kaynağı ve isim babası olmuştur. Tarihsel süreci oldukça derin olan bu kapışmalarda Liverpool kırmızılar ve liman işçilerini temsil ederken, Everton ise mavileri ve kraliyetçileri temsil etmektedir.

           1894 senesinden bu yana süregelen bu derbinin hikayesi oldukça ilginçtir. Liverpool şehrinde ilk olarak 1878 senesinde kilise ve kiliseye sıkça uğrayan kitle tarafından St. Domingo Futbol Kulübü kurulmuştu. Bu kulüp daha sonraları ise semtin kulübü hüviyetini kazanıyor ve  Everton Futbol Kulübü olarak isim değiştiriyordu.
Everton Futbol Kulübü, 1888 senesinde kurulan ilk resmi ligde kurucu üyeler arasında yer alıp, 2 sezon sonra ilk şampiyonluğunu ilan ediyordu.

          Kulübün sahibi konumundaki John Houlding'in ticari bazı manevraları ve bunlara tepki olaraktan Everton takımı Anfield Road'tan Goodison Park'a geçiş yapıyordu. Bu duruma oldukça öfkelenen John Houlding ise sahibi olduğu arsada maç oynatmaya devam edip, hem kira geliri hem de diğer gelirlerden yoksun olmamak adına 1892'nin haziran ayında Liverpool Futbol Kulübü'nü kuruyordu
.

          Liverpool alt liglerde başladığı mücadelesinde kısa sürede büyük başarılara imza atarak, en üst seviye lige tırmanmasını başarmıştı. 1993'te Premier Lig adını alan ve futbol dünyasına muazzam bir şekilde pazarlanan bu organizasyonda hala şampiyonluğu bulunmamasına rağmen, kulüp müzesinde 18 Lig Şampiyonluğu Kupası olduğunu anımsatmakta fayda var.

          Liverpool'un logosunda Pers mitolojisinden gelen kırmızı bir anka kuşu bulunmaktadır. Bu efsanevi simgenin yanısıra KOP tribünü adı verilen, oldukça sadık taraftarlardan oluşan bir kale arkası tribününe sahiptirler.
1900 senesinde Güney Afrika'ya sömürü düzenini getirmek için 2. Boer Savaşı'nda çarpışan İngilizler,  Smion Kop adı verilen bir tepede en şiddetli çatışmalara maruz kalıp, büyük kayıplar vermişti. Bu tepeyi korumakla yükümlü olan ve bu savaştan sağ olarak ülkelerine dönen askerler, Liverpool maçlarında kale arkasında maçı izledikleri ufak tepeciğe KOP ismini vermişlerdi.
Tarihsel olarak büyük bir maziye sahip olan KOP tribünleri, hep bir ağızdan ve iyi gün - kötü gün farketmeksizin, gırtlaklar patlarcasına söylenen You Will Never Walk Alone ( Asla Yalnız Yürümeyeceksin ) tezahuratı ile birçok tribüne ilham kaynağı olmuştur.

          Liverpool'u bu kadar anlatıp da düşman kardeş Everton'ı es geçmek olmaz tabiiki. Aslında düşman tabirini kullandığıma pek aldanmayın. Liverpool şehrinde bu rekabeti her köşede hissetmek mümkünken, yine bu 2 rakip tarafın birbirlerinin varolmasından son derece memnun olduğu gerçeğini de kimse inkar edemez.
Şu an en üst seviye liglerde en çok oynama rekoru tam 190 seneyle Everton'a aittir. En üst seviye lig statüsünde tam 9 şampiyonluğa sahip olan maviler, 5 kez de dünyanın en eski ve en prestijli yerel kupası olarak adlandırılan İngiltere Federasyon Kupası'nı kazanmıştır.

          Kulübün ambleminde, 1800'li yılların İngiltere'sinde ertesi sabah yargıç önüne çıkacak ağır suçlu olmayan kişileri, yargıdan önceki gece bir nevi nezarethane misali  ağırlayan tarihi bir kule vardır. Yine kulüp logosunda Latince " Nil Satis Nisi Optimum " yazmaktadır. Birçoğuna göre Liverpool'a ithaf edilen bu yazı, " sadece en iyi olan yeterince iyidir. " tadında bir anlam taşımaktadır.

             
                                         

                               
          Biraz da işin taktik teknik kısmına dönecek olursak, Liverpool özellikle geçtiğimiz sezon adalı oyunculara büyük yatırımlar yaptı. Transfer için harcanan 100 milyon İngiliz Sterlini civarında bir paraya rağmen Liverpool geçen sezon önce kendi sahasında kapanan rakiplere karşı, ilerleyen haftalarda ise her rakibe karşı inanılmaz zorlandı ve çok fazla puan kaybı yaşadı. En son şampiyonluğunu henüz Premier Lig organizasyonu oluşturulmadan, 1989-1990 sezonunda yaşayan Kırmızılar, bahsettiğim onca transfer harcamasına rağmen geçtiğimiz sezonu ligde 8. sırada tamamladı. Federasyon Kupası'nda finalde Chelsea'ye kaybettiler ancak Lig Kupası'da ise bir alt ligden Cardiff City karşısında penaltı atışları sonrası kupaya uzandılar.
Sezon sonu itibariyle, Liverpool'un efsanevi oyuncusu ve menajeri Kenny Daglish ile yollar ayrıldı. Anfield Road gibi müthiş bir atmosferin olduğu stadta bile alınan başarısız sonuçlar, ezeli rakip Everton'ın altında bitirilen lig pozisyonu gibi faktörler bu ayrılığın başlıca sebeplerindendi. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim ancak geçen sezon şans da Liverpool'u yalnız bırakmıştı. Kaçan 7 penaltı ve tam 33 kez direklere nişanlanan top bunun en büyük göstergesi olsa gerek.
Şanssızlığın da etkin rol oynadığı bu başarısız tabloya rağmen, ' King Kenny ' lakaplı Kenny Daglish'i ondan öncekilere göre, mesela Rafa Benitez'e, Roy Hodgson'a yahut daha eskilerden Gerard Houllier'e göre çok daha başarılı bulduğumu söylemeliyim.

           Yeni menajer Brendan Rodgers geldiği gibi kendi oyun planının temel taşlarından, orta saha oyuncusu Joe Allen'i Liverpool'a transfer ederken, bir duran top ustası olan, orta sahanın hücuma yönelik etkili ismi Gylfi Sigurdsson'u ise çok istemesine rağmen transfer edemeyerek, Tottenham Hotspurs'a kaptırdı.
Astronomik transfer bedeline rağmen geçtiğimiz sezon her maç tel tel dökülen Andy Carroll'in gidişi sonrası forvete takviye olarak alınan ancak daha çok kanatlarda görev alan Fabio Borini oldukça verimsizdi ve şimdilerde ise zaten sakat.
Hücumda Suso iyi olacak gibi duruyor ama kesin olarak zaman ihtiyacı var. Zamana ihtiyacı var demişken, Nuri'nin de zamana ihtiyacı olduğu kesin ancak bir yandan da form tutmaya başladığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
Raheem Sterling ise bir diğer Liverpool efsanesi olan, kanat oyuncusu John Barnes olma yolunda ilerliyor. Olur ya bu derbide gol atarsa Merseyside Derbisi'nde gol atan en genç oyuncu olarak tarihe geçme fırsatı yakalayacak.
Önliberoda her sezon kendisini geliştirmesini bilen Lucas Leiva'nın yokluğu kesinlikle aranacak kanısındayım.
Yeni transfer Joe Allen mükemmele yakın performanslar ortaya koyuyor.
Teknik analize ileriden geriye doğru başladım, öyle devam edeyim; kalede Pepe Reina hatalı gol yeme alışkanlığını sürdürürken, savunma hattı hala vasatın çok altında. Bir tek Martin Skertel, o da yine birçok kademe hatasına rağmen, onca kötü savunmacı arasında daha az sırıttığı için sivriliyor açıkçası.
Savunmacılardan sağ bekten bozma sol bek Glen Johnson'ın hücuma verdiği katkıyı beğeniyorum.
Andre Wisdom iyi savunmacı olacak ama işte şu aralar bu kadar zorlanan savunmada o da doğal olaraktan hatalar zincirinin bir halkası oluyor.
Bu maç Pepe Reina'nın oynamama riski bulunurken, oldukça yetersiz bulduğum sağ bek Martin Kelly kesin olarak yok. Keza yukarıda da bahsettiğim üzere Fabio Borini de sakat.
Sakatlıklar ve genel oyuncu değerlendirmesini derleyecek olursak, herkes tarafından bilinen Rodgers'ın ' total futbolu ' henüz Liverpool tarafından sahaya yansıtılmış değil.

          Everton ise kulübün başındaki 11. senesini yaşayan David Moyes ile birlikte herzamanki gibi mütevazi bir kadroyla, 90 dakika mücadeleyi bırakmayan bir oyun yapısıyla karşımızda dikiliyor.
Takımdaki eksiklere değinecek olursak, Steven Pienaar biraz anlamsız bir kırmızı kart sonucu bu önemli derbide, üstelik tam da form tuttuğu bir zamanda takımını yalnız bırakacak.
Marouane Fellaini bu sezon kendini aştı desem yeridir. Asıl mevkiisi orta sahanın ortası olan bu Belçikalı yetenek, tıpkı Manchester City'de ki Yaya Toure örneğindeki gibi birçok maç forvet arkasına sarkaraktan rakip kalelerde tehlike yaratıyor, gollere imza atıyor. Ancak Fellaini'nin diz sakatlığından ötürü oynamama riski var.
Bu arada Tony Hibbert ve Darron Gibson son birkaç haftayı sakatlıklarından ötürü tribünden takip ettiler, bu maçta da Gibson kesin olarak yok ancak Hibbert'ın durumu maç saati netlik kazanacak. Hibbert'ın yokluğunda sağ bekte ya Phil Neville ya da Seamus Coleman oynar diye düşünüyorum. Pienaar ve Gibson yokken, sol açıkta Leon Osman'ı görürsek şaşırmayacağım.
Hazır Gibson demişken, Manchester United'tan transfer edilen bu orta sahanın dinamik ismi, son 2 senedir 11'de başladığı maçlarda, taa ki 1 Eylül'de oynanan ve 20. dakikada sakatlanıp, oyunu terkettiği West Bromwich Albion maçına dek mağlubiyet yüzü görmemişti. Bir nevi ' uğur böceği ' konumundaydı. =)

          Everton uzun seneler sonra ilk kez bir derbi atmosferinden öte, güç dengeleri olarak da ezeli rakibini gözüne kestirmiş gibi gözüküyor.  Liverpool'un geleceğe yönelik çok umut vaaden genç oyuncuları olduğu bir gerçek ama bu bir derbi, hem de adı üzerinde Merseyside Derbisi ve gerek kadro tecrübesi gerekse 24 kez bu derbilerde takımın başında çıkan David Moyes'e istinaden henüz ilk derbisine çıkacak olan Brendan Rodgers'ı kıyaslarsak, teknik heyet bazında da Everton çok daha tecrübeli gözüküyor.
Everton senelerdir olduğu üzere duran toplar ağırlıklı gol yollarını zorlayacaktır ve Liverpool da buna karşı bireysel çabalarla gol yollarında etkili olmayı deneyecektir.


                                       

        
* Everton kendi sahası olan Goodison Park'ta son 7 Premier Lig maçından 6 galibiyet, 1 beraberlik çıkardı.
* Everton kafa ile atılan gollerde tam 6 golle, bu alanda Manchester United ile zirveyi paylaşıyor.
* Everton bu sezon tam 10 kez direklere takıldı ve bu alanda şanssız bir şekilde lider konumda bulunuyor.
* 2 takım arasında oynanan maçlarda bugüne dek çıkan 20 kırmızı kart bir Premier Lig rekorudur.
* Son 10 kırmızı kartın tam 8 tanesi Evertonlı oyunculara gösterildi.
* Son 11 Merseyside Derbisi'nde Liverpool tam 7 kez kazanırken, yalnızca bir kez kaybetti. Bu 11 derbide Everton 7 maç gol dahi atamadı.
* 2012 senesi itibariyle Liverpool'un deplasmanda kazandığı maç sayısı kendi sahasında kazandığı maç sayısından daha fazla.

27 Ekim 2012 Cumartesi

Günün İlk Maçına Dair Tüm Ayrıntılar Burada! The VILLANS v THE CANARIES


          Birmingham şehrinin temsilcisi olan Aston Villa'yı geçtiğimiz sezonun Fulham'ına benzetiyorum. Bir hafta bakıyorsunuz ideala yakın bir performans ortaya koymuşlar ancak ardından gelen haftalarda perişanları oynuyorlar. Durum böyle olunca da, kendileri adına son 25 yılın en kötü lig başlangıcı kaçınılmaz oldu. Eğer bugün de kazanamazlarsa, son 43 yılın en kötü başlangıcına imza atmış olacaklar.

          Bu konuda üzerinde öncelikli tartışılması yahut eleştirilmesi gereken isim olarak, geçtiğimiz sezon Norwich City'nin başında olan Paul Lambert'i görüyorum. Kanaryalar lakaplı Norwich City ekibi, 2008-2009 sezonu sonunda İngiltere Lig-1'e düşmüştü ve bir sonraki sezona Lambert ile başlama kararı almıştı. Lambert'ın gelmesiyle muhteşem bir ivme yakalayan Kanaryalar, 2009-2010 sezonunu lider tamamlayarak yeniden ' Championship ' olarak adlandırılan, Premier Lig'in bir alt ligine yükseldiler. Lambert'ın başarısı 2010-2011 sezonunda da devam etti ve ligi 2. olarak bitirip, ekibini Premier Lig'e yükseltti. Ada futbolunda 11 sene aradan sonra ilk kez bir menajer, kendi takımını 2 sezon üst üste bir üst lige taşırken, Lambert'ın ilk 2 sezonunda Kanaryalar 2 mağlubiyet üst üste almadılar.
Lambert yönetimindeki Kanaryalar'ın ilk Premier Lig sezonu gayet dengeli maçlar eşliğinde ada futboluna ayrı bir renk katarak geçti. Gerek içerde gerek deplasmanlarda hep kendi futbollarını sergilemeye çalıştılar ve ligi düşme korkusundan bir hayli uzak bir pozisyonda bitirdiler.

          Geçtiğimiz sezon sürekli eleştirdiğim bir teknik adam olan ve ezeli rakipleri Birmingham City'den gelmesinden ötürü Aston Villa taraftarları tarafından birtürlü sevilmeyen Alex McLeish ile yolların ayrılması sonrası, bu sezon başında Lambert artık The Villans menajeriydi.
Aslına bakarsanız ben geçtiğimiz sezonun bitimiyle yaptığım ilk değerlendirmelerde, bu sezon için Aston Villa'nın artık bir alt lige düşmesi gerektiği kanısındaydım ancak bu menajer değişikliği sonrası bu düşüncemden vazgeçmiştim. Geçmiş zaman eki kullanıyorum çünkü bu sezonki Lambert'ın Aston Villa'sı ile geçtiğimiz sezonki Lambert'ın Norwich City'si arasında dağlar kadar fark var.
Aston Villa'nın takım halinde problemleri olduğu kanısındayım. Takımı 90 dakika izlerseniz çok rahat farkına varacaksınız ki, herkes birbirinden kopuk oynuyor. Beraber ne savunma ne hücum yapılıyor. Hatta takımın bir kısmı koşarken, bir kısmı yalnızca izlemekle yetiniyor. Halbuki Lambert'ın geçen sezon yönettiği Norwich City oyuna derinlik kazandırıyor, gerek kanatlardan gerekse içerdeki çift forvete doldurdukları doğrudan toplarla takım halinde hareket ediyor ve pozisyonlar üretiyordu.
Aston Villa'da yetenekleri çok üst düzeyde olmasa da, hem Premier Lig'in artık gediklisi diyebileceğimiz hem de öyle ya da böyle hücumlarda etkin rol üstlenebilen Charles N'Zogbia var. Yine kanatlara gelerek top almasını seven ve gününde olduğunda bitmek bilmeyen enerjisi ve üreticiliği olan bir Gabriel Agbonlahor var.
Tıpkı Adam Johnson gibi Manchester City'de birçok maç yedek kulübesine mahkum edilen ve yeteneklerinin törpülendiği ancak yine de kumaşı kaliteli diyebileceğim bir Stephen Ireland yahut kanatlarda kullanılabilecek bir Brett Holman var.
Forvette Darrent Bent gibi önemli bir hücum silahı var. Keza Bent'in yanına başarıyla monte edilebilse ilerleyen haftalarda büyük işler başaracağına inandığım bir Christian Benteke ismi var.
Bu kadar detaylıca yazdığımdan da anlaşılacağı üzere, söyleyeceğim şu ki; Aston Villa'da hücum opsiyonları yeterli düzeyde. Yeterki Lambert bu takımı daha iyi analiz etsin ve birtakım hücum organizasyonları geliştirebilsin.

          Maçın başlamasına yalnızca 2 saat kaldığından Norwich City için kısa cümleler kuracağım. Onlar da tıpkı Aston Villa gibi dağınık bir görüntü çiziyorlar. Savunmaları çok ama çok kötü bence. Buna bir de takımın son 3 sezondur en golcü ismi olan Grant Holt'un formsuzluğu eklenince, Kanaryalar da kendini düşme hattında buluverdi. Onlar için tek teselli ve umut verici gelişme olarak, kaptanları golcü Grant Holt'un son 3 maçta 3 gol atarak, takıma yeniden ivme kazandırmaya çalışması olsa gerek.

          Eksik oyunculara kısaca değinmek gerekirse, ev sahibi ekipte stoper Richard Dunne sakat olduğundan kesin olarak oynayamayacak. O mevkinin diğer alternatiflerinden Nathan Baker ile Cieran Clark'ın da durumları belirsizliğini koruduğundan, Matt Lowton'ın stopere çekilip, sağ bekte ise Eric Lichaj'ın oynaması muhtemel gözüküyor.
Konuk ekipte ise önemli bir eksik oyuncu bulunmamakta.

          Her 2 takıma dair istatistiklere değinmek gerekirse;

* Her 2 ekip de rakip filelere bırakabildiği 6 golle, Sunderland ile birlikte Premier Lig'in en az gol atan ekibi konumundalar.
* Aston Villa kendi sahası olan Villa Park'ta oynadığı son 16 Premier Lig maçından yalnızca 2 galibiyet çıkarabildi. 
* Aston Villa son 24 Premier Lig maçından yalnızca 2 tanesinde galibiyet alabilmiş durumda.
* Aston Villa'nın hücum silahı Gabriel Agbonlahor bugün 11'de başlarsa, bu onun 11'de başladığı 200. lig maçı olacak ancak son 27 lig maçında da gol atamadı.
* Norwich City rakibiyle oynadığı son 8 Premier Lig maçından yalnızca bir galibiyet çıkarabildi.
* Norwich City son 37 Premier Lig deplasmanında da kalesinde gol gördü.
* Norwich City kaleyi yokladığı pozisyonların yalnızca %7'sini gole çevirebilmiş ve bu alana dair istatistiklerde ligin en kötü ekibi konumunda.

* Norwich City bu sezon duran toplardan gol bulamayan tek ekip ancak ceza sahası dışından tam 5 gol buldular ve bu alanda şu an için Premier Lig'in en iyisi konumundalar.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Premier Lig'de 8. Haftanın En Değerli 11'i

         



          Geçtiğimiz hafta yayınladığım yazımda, 7. haftanın en değerli 11'ini seçerken tamamen kendi gözlemlerime dayanan bir kadro sunmuştum sizlere. Bu hafta ise mevkiilerinin en iyilerini seçerken, istatiksel verilerle de desteklenmiş, harmanlanmış bir 11 yazmak istedim.
Bu bağlamda, 8. haftanın en değerli 11'ini gösteren yandaki resmi ve oyuncuları tek tek analiz etmek istiyorum.










          8. haftada 30 gol atılırken, bunlardan 3 tanesi kendi kalesine atılan gol olarak istatistiklere geçti. Haftanın rakamı 3 olsa gerek, 3 maç 1-0 biterken, hafta genelinde 30 gol, 3 kendi kalesine gol ve 3 kaleci maçı gol yemeden bitirdi. Bu 3 kaleciden biri olan Norwich City'den John Ruddy, Arsenal hücum silahlarının çeşitli gol denemelerinde, kalesinde hep güvenilir bir görüntü çizdi.

          Sol bekte Fulham'dan John Arne Riise hem kademe olarak mükemmele yakın bir oyun sergilerken hem de hücuma verdiği katkıyı bir asistle süslemesini bildi.
Sağ bekte, aslında bir sağ bek olan ancak son zamanlarda ısrarla sol bekte denenen Liverpool'dan Glen Johnson'a değinmek istiyorum. Johnson maç boyunca tam 3 net gol pozisyonu üretirken, Reading kalesine 6 şut yolladı ve 3 başarılı dripling gerçekleştirdi. Gol yemeden bitirdikleri maçtaki kademe anlayışı ile en iyi sağ bek olarak 11'de ki yerini aldı.
Stoper mevkiisinde Chelsea'de John Terry'nin yokluğunu kesinlikle hissettirmeyen hatta bir de güzel bir vole ile Tottenham Hotspur ağlarını havalandıran Gary Cahill ilk sırayı alıyor.
Cahill'in partneri ise yine Liverpool savunmasından bir isim olan Martin Skertel oluyor. Skertel belki kalburüstü bir savunma oyuncusu olmayabilir ancak gerek sahadaki mücadele gücü, gerek son 2 sezondur savunmanın belkemiği rolünü üstlenmesi gerekse istatistiksel veriler bazında lider konumda.

          Sağ açıkta tıpkı geçtiğimiz hafta olduğu gibi, Chelsea'den Juan Mata'yı seçiyorum. Mata bu kez benim ısrarla vurguladığım gizli kahraman rolünden de öte, 2 gol - 1 asistle, istatiksel anlamda da kendini ispatlamış oldu.
Manchester United'ta birçok maç Wayne Rooney'nin soyunduğu role yani forvet olmasına rağmen sol açığa yakın oynama rolüne bu kez Danny Wellbeck soyundu. Kendisi haftayı 1 gol - 1 asistle kapatırken, %95 isabetli pas yüzdesi ve maç boyu kaleyi sık sık yoklamasıyla da dikkatleri çekti.
Orta sahanın ortasında West Ham United'tan Mark Noble her geçen hafta artan performansına bir yenisini eklemesini bildi. Defansif anlamda Southampton ataklarında dalga kıran rolünü üstlendi, ofansif anlamda ise biri serbest atış, bir diğeri ise penaltıdan olmak üzere 2 gol atmasının yanı sıra maçın en çok pas atan oyuncusu istatistikiyle de dikkat çekti.
Swansea City'de bu sezon Tottenham Hotspur'a transfer olan Gyfli Sigurdsson'un duran toplarda ne kadar etkili olduğunu hatırlıyoruz. Onun gidişi sonrası duran topları bir başka duran top ustası olan Jonathan de Guzman kullanmaya başladı. Guzman, biri kornerden, biri set oyununda olmak üzere 2 asist yaparken, maç içerisinde atakları yönlendirmesiyle ön plana çıkan orta saha oyuncularından biri oldu.
Ama şunu da vurgulamak isterimki, kaybeden Arsenal takımının orta sahasından Mikel Arteta da 106 pas ve varını yoğunu ortaya koymasıyla, orta sahanın ortasında haftanın en iyi oyuncusu tercihinde Guzman'ı zorlayan oyuncudur.

          4-4-2'nin çift forvetini bu hafta Manchester şehrinin temsilcileri oluşturuyor. İlk forvet, 2 gol rakip filelere, 1 gol de kendi kalesine gönderirken, 1 de asiste imza atan ve takımını önce geri geriye düşüren ancak sonradan galibiyeti getirmesini bilen Manchester United forveti Wayne Rooney oluşturuyor.
İkinci forvet olan Boşnak yıldız Edin Dzeko, birçok maç yedek kulübesinden oyuna dahil olmasına rağmen, çoğu yıldızın aksine o maçlarda oyuna küsmeyip, kalan dakikalarda takımına katkıda bulunmak adına varını yoğunu ortaya koyuyor. Deplasmanlarda sonradan oyuna girdiği maçlarda tam 7 kez rakip fileleri havalandırma başarısı gösteren Dzeko, bence dünyanın gelmiş geçmiş en iyi yedeği olan ' bebek yüzlü katil ' lakaplı Ole Gunnar Solkjaer'in tahtını sallayabilir.
Sonradan girdiği West Bromwich Albion maçında, bitime 11 dakika kala 2 gol birden atarak galibiyeti getiren adam olan Dzeko hakkında, en kısa zamanda kapsamlı bir yazı hazırlayacağımı da sizlere iletmek isterim.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Kuzey Londra'da Nefesler Tutuldu! SPURS v BLUES Maç Analizi



          Bugün 14:45'te Kuzey Londra derbisinde, Chelsea'den geçtiğimiz sezon ortasında kovulan ve hafta içi 35. yaş gününü kutlayan Andre Villas-Boas'ın günden güne form tutan Tottenham Hotspur'ı, lider Chelsea'yi konuk edecek.

          Öncelikle ev sahibi ekibin güncel form durumdan bahsetmek istiyorum. 16 Eylül tarihli yazımda,  " Tottenham Hotspur cephesinde ise işlerin yolunda gitmediği gün gibi aşikar. " ifadesini kullanmıştım. O gün deplasmanda kazandıkları Reading maçıyla beraber, zorlu Manchester United deplasmanı da dahil olmak üzere üst üste 4 lig maçından galip gelmesini bildiler. Geçtiğimiz sezon da lige benzer şekilde kötü bir başlangıç yapmışlardı ve ilk 2 maçta Manchester ekiplerinden 8 gol yemişlerdi. Ancak ardından gelen vites arttırımı ile ligi 4. sırada bitirmesini başarmışlardı. Bu başarıya rağmen bugünkü rakipleri olan Chelsea'nin, geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi Kupası'na uzanmasından ötürü hem Şampiyonlar Ligi gibi avrupa futbolunun en vitrin - vizyon organizasyonuna katılamadılar hem de 10 milyon İngiliz Sterlini ' ayakbastı parası '  ve 30 milyon İngiliz Sterlini civarında olan yayın gelirlerinden mahrum oldular. Tüm bunlara ek olaraktan, Luka Modric gibi yıldız bir oyuncularını da kaybettiklerini söyleyebilirim.

          Saha içi gelişmelere geri dönecek olursak, 16 Eylül'den bu yana Spurs savunması çok daha derli toplu bir görüntü çizmeye başladı. Savunmaya bu sezon yapılan transferlerden Jan Vertonghen kademe anlayışını kusursuza yakın yerine getirmeye başlarken, savunmadan yaptığı çıkışlarla hücuma katkıda da bulundu. Bu sezonki performansını sıkça eleştirdiğim Kyle Walker ise eskisi gibi ileriye çıkmaya ve etkili kanat bindirmeleri yapmaya başladı.
Stoper mevkiisinde oynayan ve bu yaz düzenlenen Olimpiyat Oyunları'nda dikkatimi çeken Steven Caulker'dan bahsetmek istiyorum. Bu çocuğun geleceğini oldukça parlak gördüğümü söyleyebilirim. Kronik diz sakatlığından ötürü her sezonun çoğunu kenarda geçiren, Tottenham Hotspur eski kaptanı ve stoperi Ledley King'in yerine monte edilmesi muhtemel bir isim. Hatırlanacağı üzere, Caulker gibi Tottenham Hotspur Futbol Akedemisi ürünü olan King, sakatlık sorunlarını aşamadığından 32 yaşında futbolu bırakma kararı almıştı.

          Yine eleştirdiğim noktalardan olan Spurs orta sahasına ise ciddi anlamda bir dinamizm gelmiş durumda. Öncelikle Gareth Bale'den bahsetmek istiyorum. Bale tekrardan sazı eline almış durumda ve tabiri caiz ise ' aşkolsun onu tutabilene ' demek istiyorum. Galli yıldız oyuncu, Galler Milli Takımı forması altında son bir haftada 2 zorlu maç çıkardı ve onun adına tek handikap olası yorgunluk sorunu olacaktır.
Gareth Bale ile ilgili 27 Ocak 2012 tarihli yazımı okumak için tıklayınız.  )

Bale gerek sol çizgideki başarılı deparları ve adrese teslim ortalarıyla, gerekse sol çizgiden içeri doğru öldürücü driplingler atarak, rakip savunmaların dengesini alt üst ederken, sağ çizgide ele avuca sığmayan Aaron Lennon da artık daha olumlu işler ortaya koymaya başladı. Hala oyun içerisinde kayboluyor, hala savunmaya katkısı yeterli değil ancak rakip ceza sahası içerisinde bazen ortalığı o kadar karıştırıyorki, onun süratini takip ederken insanın gözleri yoruluyor.
Moussa Dembele'nin performansı gözle görülür şekilde artmaya başladı hatta son 2-3 maçı baz alacak olursak, takımın en iyilerinden birisi diyebilirim onun için.

          Forvet hattındaki Jermain Defoe ismine hala takılmış durumdayım. Evet 7 lig maçında 4 gol atmış olabilir ancak ben golcü oyuncuyu gol atamadığı ancak oldukça çalıştığı Aston Villa maçı hariç bu sezon hiç beğenmedim. Eski Defoe'yu birçok kez 90 dakika izleme fırsatı bulmuş biri olaraktan, şu andaki Defoe'yu beğenmek zaten olanaksız. Sakatlıktan yeni çıkan ve yavaş yavaş forma şansı bulmaya başlayan Emmanuel Adebayor, fiziksel yeterliliğe kavuştuğunda o bölgenin vazgeçilmezi olacaktır kanısındayım. Adebayor'u sahada görmek her futbolsevere seyir zevki açısından keyif verecektir.

          Ev sahibi ekipte 3 kritik ismin sakatlığı dikkat çekiyor. Takımın ruhu olan, savaşçı ön libero Scott Parker'ın uzun süreli sakatlığı devam ediyor. Sol bekte Benoit Assou-Ekotto ve stoperde kısıtlı yeteneklerine rağmen, her geçen sezon daha derli toplu görüntü çizden Younes Kaboul sakatlıklarından ötürü kadroda yer almayacak isimler arasında.

          Blues yani Chelsea cephesine gelecek olursak, 7 maç sonunda ligin zirvesinde bulunmalarına rağmen şu ana kadar gerçek bir testten geçmedikleri kanısındayım. Bir diğer Londra derbisinde, Arsenal deplasmanından şanslarının da yardımıyla galip geldiler ancak bu maç hariç ciddi bir sınavdan geçmediler.  Ancak önce bugün öğlen Kuzey Londra derbisinde, haftaya ise kendi sahalarında Manchester United ile yapacakları 2 zor maç, onlar için gerçek birer sınav olacaktır.

          Chelsea'de sezon başında Eden Hazard rüzgarı eserken, ben arka plandaki Juan Mata faktörünü de yazılarımda sık sık vurgulamaya çalışıyorum. Mata'nın o kadar ince bir futbol zekası var ki, onu izlerken biz futbolseverler adeta mest oluyoruz. Tabii bu arada Hazard'ın performansını da göz ardı etmemek gerekiyor. Takımın hücum gücünü sırtlamaya çalışıyor ve en az Mata kadar yaratıcı özelliklere sahip. Hatta onun bu özelliklerini durdurmak için ona alışılagelmişin üstüne faul yapıldığını da vurgulamak isterim.

           Forvet hattında geçtiğimiz sezon Didier Drogba'nın gölgesinde kalan ancak bu sezon o mevkiide tam anlamıyla tek başına, alternatifsiz kalan Fernando Torres'in, 4'ü Premier Lig'de olmak üzere bu sezon toplam 6 golü var. Elbetteki eski Torres değil ancak gol attıkça açılıyor, açıldıkça o ters çalımlarını atıyor ve birçok zaman Rıdvan Dilmen'e benzettiğim süratlenirken aniden durarak, savunma dengesini bozan hamlelerini yeniden sergilemeye başlıyor.
Golcülerden bahsetmişken, bir sağ bek olmasına rağmen ligde 3 golü bulunan Branislav Ivanovic'i pas geçmek olmaz. Ivanovic savunmadaki görevini kusursuz yerine getirirken, hücuma olağanüstü katkılarda bulunuyor.

          Chelsea'nin vazgeçilmez stoperi, kaptan John Terry bu maçta cezası nedeniyle oynayamayacak. Bildiğiniz üzere Terry ile Queens Park Rangers savunmasından Anton Ferdinand arasında geçtiğimiz yıl tatsız olaylar yaşanmıştı ve Terry aylar süren soruşturma - mahkeme kapsamında, ırkçı söylemlerde bulunduğu tespit edildiği için 4 maç oynamama ve 220 bin İngiliz Sterlini para cezasına çarptırıldı. O bölgede oynayacak olan Gary Cahill'den yana sıkıntı yok ancak partneri David Luiz'i her daim bir ' el bombası ' olarak görüyorum. Ceza sahası dışından beklenmedik bir şut çıkartıp, mükemmel bir gole de imza atabilir, ortada hiç pozisyon dahi yokken, kendi ceza sahası içerisinde rakip oyuncuyu yere indirip penaltıya da sebep olabilir. Ne yapacağını önceden kestirmesi o derece zor ve kendi takımı adına oldukça risk teşkil eden bir oyuncu.

          Takımdaki eksik oyunculara geri dönecek olursak, orta sahadan Frank Lampard milli maçlarda sakatlığından dolayı oynayamadı ancak maç saatine kadar yetiştirilmesi bekleniyor. Hücumdaki alternatiflerden Daniel Sturridge da tıpkı Lampard gibi maç saatine yetiştirilecek gibi duruyor. Üzerinde durulursa Chelsea'nin Gareth Bale'i olmasını beklediğim sol bekten bozma, sol açık Ryan Bertnard'ın durumu ise belirsizliğini sürdürüyor.

          Ev sahibi ekip 36,230 seyirci kapasiteli olan ve bugün yine herzamanki gibi hınca hınç dolu olacak White Hart Lane'de 2007 yılından bu yana hiçbir Londra derbisini kaybetmedi. Keza konuk Chelsea bu stada son 6 gelişinde de galibiyetle dönmesini başaramadı.


          Maçın başlamasına yalnızca 1 saat 45 dakika kaldığından çok daha fazla uzatmayacağım ve iyi olanın, hakedenin kazanmasını temenni ederekten herkese seyir zevki bol olan bir derbi temennisinde bulunacağım.
Bahisseverlere bir tüyo vermek gerekirse, bu maçın gerek pozisyon gerekse gol açısından kısır geçmeyeceğini hatta karşılıklı golleri izlememizin pek olası olduğunu belirtmek isterim.


15 Ekim 2012 Pazartesi

Premier Lig'de 7. Haftanın En Değerli 11'i

          Dünya Kupası Elemeleri sebebiyle, yerel liglere 1 hafta ara verildi. Bu zaman zarfını fırsat bilip, sizler için izleyemediğim maçları da 90 dakika izledim. Bu doğrultuda Premier Lig 8. hafta müsabakaları öncesi, 7. haftaya dair " En İyi 11'i " belirleyerekten, hafızalarınızı taze tutmak istedim.
Taktiksel dağılış, bir İngiltere klasiği olan 4-4-2'ye uygun olarak gerçekleştirilmiştir.



                                 
          Haftanın kalecisi olarak, yediği 2 gole rağmen, Swansea City deplasmanında olağandışı bir performans sergileyen Reading kalecisi Alex McCharty ön plana çıkıyor. En az 3-4 pozisyonda inanılmaz kurtarışlar yaptı ancak onun bu kurtarışlarına rağmen, 70. dakikaya kadar 2-0 önde oldukları maçtan 2-2'lik sonuçla ayrılmaya razı oldular.


                                
          Sol bek mevkiisinde Leighton Baines ile Aleksandar Kolarov ön plana çıkan 2 isim ancak Kolarov'un performansı sanki biraz daha etkileyiciydi. Frikikten attığı mükemmel golün yanısıra Mario Balotelli'ye attığı gol pası, maç içerisindeki kademe anlayışı ve ofansa yaptığı muazzam katkı ile Kolarov, 7. haftanın en iyi sol beki oldu.


          Sağ bek mevkiisinde bu sezonun abonesi olan Branislav Ivanovic'i göstermek istiyorum. O da Kolarov gibi hem gol hem de gol pası atarak mükemmel performanslarına bir yenisini ekledi.

                                     
          Stoper mevkiisinde ise aslında sıkça eleştirdiğim bir isim olan, Manchester United'tan Jonny Evans'ı ilk sırada yazmak istiyorum. Attığı golden öte, oldukça tehlikeli olan Newcastle United hücum hattına nefes aldırmayan bir görüntü çizdi.
Evans'ın yanına ise genç bir isim olan Tottenham Hotspur'dan Steven Caulker'ı koymak istiyorum. Bu yaz düzenlenen Olimpiyat oyunlarında da derli toplu bir görüntü çizen bu çocuğun geleceğini oldukça parlak gördüğümü söyleyebilirim. Kronik diz sakatlığından ötürü her sezonun çoğunu kenarda geçiren, Tottenham Hotspur eski kaptanı ve stoperi Ledley King'in yerine monte edilmesi muhtemel bir isim. Hatırlanacağı üzere, Caulker gibi Tottenham Hotspur Futbol Akedemisi ürünü olan King, sakatlık sorunlarını aşamadığından 32 yaşında futbolu bırakma kararı almıştı.
Bu mevkiide Southampton'ın bu hafta sonu 2 gol birden atan hatta hat-trick'in direğinden dönen stoper Jose Fonte'nin de başarılı performansını dipnot olarak düşmek isterim.


                                  
          Orta sahayı oluşturan 4 isimden 3'ünü İspanyol oyuncular kapmış durumda. Sol açıkta bitmek bilmez çalışkanlığı ve her hücumda yaratıcı birşeyler çıkarma çabasında olan David Silva, belkide aylar sonra ilk kez, o eski günlerdeki gibi seyrine doyum olmayan performanslarından birini sergiledi.
Sağ açık mevkiisine ise Juan Mata'yı koymak istiyorum. Evet Chelsea'de Eden Hazard başta olmak üzere gol atan isimler ön plana çıkmış gibi gözükse de, maçı dikkatli izleyenler, Mata'nın yine ne kadar ince bir futbol zekasına sahip olduğunu tespit etmiştir.
3 İspanyol'dan sonuncusunu ise orta sahanın ortasında, Cesc Fabregas'ı aratmayan bir performans sergileyen Arsenallı Santi Cazorla'yı göstermek istiyorum. Cazorla neredeyse tüm Arsenal hücumlarına yön vermekle kalmayıp, ceza sahası dışından sol ayağıyla, kaleci için ölü nokta sayılacak bir noktaya gönderdiği füzeyle, Arsenal'ı rahatlatan golü attı.
Orta sahanın 4. ve son ismi olaraktan, yenilediği kontra sonrası hücumda gayet başarılı bir performans sergileyen ve bu performansını bir de golle süsleyen, West Bromwich Albion'dan
James Morrison'ı seçiyorum.


           Forvet hattında ilk isim olarak, sakatlık sonrası döndüğü yeşil sahalarda bu kez hücum hattının biraz arkasında, serbest oyuncu rolünü üstlenen ve herzamanki gibi en üst seviyede mücadele eden oyunuyla, Manchester United'tan Wayne Rooney var.
Bir diğer forvet olaraksa, Wigan Athletic'in hücumdaki seriliği ve her geçen hafta yükselen grafiğiyle dikkatimi çeken golcüsü Arouna Kone'yi yazmak istiyorum. Fil Dişi Sahilleri Ulusal Takımı'nın da forvetindeki vazgeçilmez isim olan Kone, bu hafta Everton'a karşı 1 gol atarken, çok da güzel 1 gol pasına imza attı.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Manchester City v Sunderland / Analiz - İstatistikler - Tahmin




          Roberto Mancini'nin Manchester City'sinde işlerin yolunda gitmediği ortada olan bir gerçek. Aslına bakarsak en başından beri, şampiyonluğun kazanıldığı geçtiğimiz sezon dahi birçok konuda işler yolunda gitmiyordu. Geçtiğimiz sezonki yazılarımda Mancini'yi oyuncu değişiklikleri ve bu doğrultuda taktiksel anlamda sıkça eleştirirdim ancak bu sezon işler daha fazla çığrından çıkmışa benziyor. Takımın kalesindeki Joe Hart olmasa belkide Mancini'nin ipi çoktan çekilmişti. Birkaç gün önce Borussia Dortmund ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçı bu iddiamı kanıtlayabilecek en güncel örnektir. O maçta Hart hem takımını olası bir hezimetten kurtardı hem de Mancini'nin koltuğunu kurtardı.

          Hart'ın gelişimi ve kalitesi ortada ancak onu bu sezon bu denli ön plana çıkaran faktör stoper mevkisinde Vincent Kompany'nin partneri olması gereken Joleon Lescott'ın bu sezon anlamsız şekilde 11'den uzak bırakılması olsa gerek. Geçtiğimiz sezon Lescott gerek savunmadaki kararlılığı gerek kaptan Kompany'nin olmadığı maçlarda sorumluluk alması gerekse hücuma taşıdığı toplarla oldukça başarılı bir sezon geçirmişti. Şimdi ise özellikle Matija Nastasic'li stoper bölgesindeki ısrarın sonucu, son şampiyon sezon başı itibariyle 10 resmi maçta da kalesinde gol gördü.
Hazır defans bloğunu eleştirirken şunu da belirtmek isterimki, geçtiğimiz sezon özellikle Micah Richards olmak üzere sağ ve sol beklerden hücuma gelen katkının yarısı dahi yok bu sezon.

          Geçen sezon Owen Hargreaves bu sezonsa Javi Garcia gibi defansif özellikleri ağır basan orta saha oyuncularının transferi ayrı bir tartışma konusu. Garcia duran toplarda güzel yer tutuyor olabilir ancak orta sahadaki yüke ortak olamadığı bir gerçek. Yine o bölgenin oyuncusu olan yeni transfer Jack Rodwell'in yaptığı fahiş hatalarda takıma zarar vermekte.
David Silva geçtiğimiz sezonun ortasından itibaren gözle görülür bir düşüş yaşıyor. Silva geçen sezonun özellikle ilk yarısında ele avuca sığmayan bir görüntü çizmişti ve arı gibi çalışırdı, tüm hücum organizasyonlarına yön verirdi. Mancini bu konuda da bir çözüm üretememiş gözüküyor. Mancini'nin ürettiği tek çözüm, takım ya da oyun ne zaman sıkışsa Yaya Toure'yi forvete yaklaştırıp, gol bulmaya çalışma taktiği olsa gerek. Gerçi bu taktik de artık deşifre edilmiş ve rakipler gerekli tedbiri almaya başlamış gibi gözüküyor.

          Forvet hattında ise Kun Aguero fiziksel yeterlilikte olmadığından o bölgede de eskisi gibi olağanüstü bir tehdit oluşturulamıyor. Carlos Tevez'in inatçı oyunu ve çalışkanlığı ile yedekten gelse dahi oyuna küsmeyip, takıma olumlu katkıda bulunan Edin Dzeko sayesinde City en azından gol yahut goller bulabiliyor.

          Maçın başlamasına az bir süre kaldığından sizlere Martin O'Neill ve Sunderland analizi yapmak yerine bu konuyu ilerleyen haftalara bırakacağım. Zaten değerli hoca O'Neill önderliğindeki Sunderland'i sezon başı değilde, ilerleyen haftalarda değerlendirmek çok daha anlamlı olacaktır kanısındayım.
City'nin bugün ne yapıp edip kazanacağını ve bu galibiyet sırasında özellikle kalesini tehlikelerden uzak tutacağı kanısındayım. City geçtiğimiz sezon kendi sahasında ezeli rakibi Manchester United'ı 6-1'lik sonuçla hezimete uğratmıştı. United o maçtan sonra tam 3 lig maçı üst üste sahadan 1-0'lık galibiyetle ayrıldı. Hatta uzunca bir süre birçok maçı ite kaka, oldukça zorlanarak kazandı ancak şampiyonluk yarışını Premier Lig'in bitiş düdüğüne dek, son saniyelere dek sürdürdü.
Bunu yazmamdaki sebep, City'nin de bu süreçte öyle ya da böyle maçları kazanması ve kendi yaralarını sarıp, takım form tutana dek şampiyonluk yolundaki rakipleriyle puan farkını açmaması gerekiyor.


Bazı enteresan istatistikler :

* Manchester City evinde oynadığı son 32 Premier Lig maçında da yenilgi yüzü görmezken, bu 32 maçta toplam 29 galibiyet, 3 beraberlik aldı. Bunlardan birisi geçtiğimiz sezon oynanan ve City'nin maçın son dakikalarına sığdırdığı 2 golle 3-3 berabere kaldığı Sunderland maçı. O maçta son 4 dakikada önce Mario Balotelli daha sonra Aleksandar Kolarov'un golleri City'yi mağlubiyetten kurtarsa da bu iki futbolcunun bir duran top organizasyonu sırasında birbirleriyle kavga etmesi gündemin ilk sırasına oturmuştu.
Geçtiğimiz sezonun bu renkli maçı City'nin sahasında galip gelemediği tek maç olarak kayıtlara geçti.

* City ile Sunderland arasında oynanan son 5 Premier Lig maçında Sunderland 2 galibiyet çıkarırken, City ise yalnızca 1 kez galip gelebildi, 2 maç berabere bitti.

* Premier Lig tarihinde son şampiyon olan takım, hemen ertesi sezonda ilk kez 6 lig maçında da gol yedi. Aynı City, geçen sezon kendi evinde yalnızca 2 puan bırakırken, bu sezon henüz 3 iç saha maçında 2 puan bıraktı. Bu 2 istatistik onların geçtiğimiz sezonki başarılı görüntülerinden ne kadar uzak olduğunu bizlere anlatmaya yeterli sanırım.

* Şampiyon oldukları geçen sezonun çok uzağında bir görüntü çizen City ise bu sezon üst üste 2 lig maçı kazanamadı.

* City'den Gareth Barry bugün 11'de başlarsa bu onun 550. ilk 11'de sahaya çıktığı maç olarak kayıtlara geçecek.

* Sunderland deplasmanlarda oynadığı son 10 Premier Lig maçında da galibiyet sevinci yaşayamadı.

* Geçtiğimiz sezon küme düşen Wolverhampton Wanderers'tan transfer edilen ve ceza sahası içerisindeki etkinliğini geçen sezonki yazılarımda sıkça dile getirdiğim Steven Fletcher, Sunderland forması altında rakip kalelere çektiği 5 şutta, 5 gol bularak enteresan bir istatistiğe imza attı.

* Sunderland'in bu sezon mağlubiyeti yok ancak 5 maçta 4 beraberliği var. City de bu sezon ligde mağlubiyet yüzü görmedi.

* Sunderland bu sezon oynadığı 5 maçta da ne kalesinde ilk golü gören ekip oldu ne de geriye düşen ekip oldu.


***

Maça dair tahminim ise;
Manchester City İlk Yarıyı Önde Bitirir ---> @1.70
Manchester City Maçı 2-0 Kazanır ---> @5.50



Premier Lig 6-7 Ekim YAYIN AKIŞI