29 Kasım 2013 Cuma

Chelsea v S'oton | MAÇ ÖNCESİ |


   
( Blog sayfamda 2. kez kendime ait olmayan bir yazı yayınlıyorum. Blog için bu güzel yazıyı hazırlayan değerli dostum Ömer'e teşekkürlerimi iletiyorum. )

          Şampiyonlar Ligi'nde salı günü Basel deplasmanında 1-0 kaybeden Chelsea lige dönüşünde, geçtiğimiz hafta sonu Arsenal deplasmanında ligdeki ikinci mağlubiyetini alan Southampton'ı konuk edecek. Konuk ekip, Jose Mourinho yönetiminde 66 maçtır evinde kaybetmeyen Chelsea'yi devirmeyi başarırsa puan tablosunda rakibini bir hafta aradan sonra tekrar altına almayı başaracak.
Chelsea'de Basel deplasmanında sakatlanan forvet Samuel Eto'o ve ay başındaki Newcastle United maçından beri sakat olan stoper David Luiz forma giyemeyecek. Eto'o'nun alternatifi Fernando Torres form tuttuğundan ve Luiz'in de Gary Cahill gibi başarılı bir alternatifi bulunduğundan bu iki eksiklik de önemli değil. Marco Van Ginkel sezon başında sakatlanıp sezonu kapatmıştı. Southampton'da Arsenal maçını kaçıran stoper Dejan Lovren ve aynı maçta sakatlanan sol bek Luke Shaw'un forma giymesi bekleniyor. İki ismin de oynayıp oynamayacağı maçın kilit noktalarından olacak. Guly Do Prado, Victor Wanyama'nın gelişiyle alternatifleri artan orta alanın ortasında forma giyen Jack Cork ve yedek kaleci Kelvin Davis takımdaki sakat isimler.

            İlk 12 haftalık dilime baktığımızda, Mourinho'nun Chelsea'sinin galibiyet-beraberlik-mağlubiyet sayılarıyla geçtiğimiz sezon çokca eleştirilen Di Matteo'nun Chelsea'sinin aynı istatistiğe sahip olduğu dikkat çekiyor. Bir diğer dikkat çekici nokta ise, Maviler'in bu 12 haftada puan tablosunun üst yarısındakilerle oynadığı 5 maçtan sadece bir galibiyet çıkartabilmesi. ( Everton ve Newcastle United deplasmanlarında kaybederken, Manchester United ve Tottenham Hotspur deplasmanlarında berabere kaldılar. Tek galibiyetleri Manchester City'yi konuk ettikleri karşılaşma. ) Chelsea'nin bu sezonki en büyük sıkıntısı, geçtiğimiz sezon olduğu gibi, forvet mevkisinde bulunuyor. Eto'o, Torres ve Demba Ba'nın ligde toplam 3 golü bulunuyor. Bu istatistiğe rağmen Torres'in geçen sezona göre daha formda bir görüntü çizdiğini belirtelim. Chelsea'yle ilgili bir diğer altı çizilmesi gereken nokta ise Juan Mata sorunu. Mourinho, Mata'nın kendi oyun yapısına uymamasını ve takım topu kaybettikten sonra istediklerini yapamamasını neden göstererek, istediği 10 numaranın Mata olmadığını açıkça dile getirdi. Mourinho'nun tercih ettiği 10 numara ise göz bebeği olan Oscar. Ben de Brezilya'lıyı çok beğensem ve ilerde daha iyi olacağını düşünsem de, yine çok beğendiğim Mourinho'nun, özellikle geçen sezon takımın tüm yükünü sırtlayan Mata gibi bir yeteneği bir çırpıda silip atması tartışılır.

          Southampton, puan tablosundan da anlaşılacağı üzere bu sezon ligin sürpriz ekibi. Aslında geçen sezonki Pochettino etkisi ve bu sezon üzerine koydukları savunmayı düşünürsek sürprizden çok, haklı bir yükseliş diyebilirim. Bu yükselişte tüm takım o kadar pay sahibi ki, isimleri birbirinden ayırmak haksızlık olur. İngiliz Milli Takımı'na kadar yükselen Rickie Lambert, Adam Lallana ve Jay Rodriguez bu dönemde en çok konuşulan isimler oldular. Genç sol bek Luke Shaw, gelecek vaad eden James Ward-Prowse, savunmaya kademe atlatan stoper Dejan Lovren ve takımın gizli kahramanı Morgan Schneiderlin neredeyse kusursuz oynayan isimler olurken; sağ bek Nathaniel Clyne ve zaman zaman hata yapsa da bu sezonki en önemli transferleri Victor Wanyama da bu isimlerin ardından geliyor. Yedikleri 7 golle ligin en az gol yiyen takımı konumundalar. Bu istatistiğin yanında, oyunun temposunu ayarlama konusunda da ligin en iyi takımlarından biri olduklarını düşünüyorum. Buna istatistiklerden varmak mümkün değil, ama birkaç kez izleyenin mutlaka dikkatini çekecek bir nokta.

          Newcastle United deplasmanından hak ettikleri bir mağlubiyetle dönen Maviler, ardından konuk ettikleri West Bromwich Albion'dan aldıkları bir puanı da hakemin son saniyelerdeki penaltı armağanıyla almışlardı. Bu iki karşılaşmanın üzerine konuk oldukları West Ham United deplasmanında, geçen sezon ilk yarıyı 1-0 önde kapatıp maçı 3-1 kaybettiklerini de hesaba katarak, zorlanacaklarını düşünüyordum; ama maçı baştan sona üstün götürerek rahat bir galibiyet aldılar. Lampard'ın önce West Ham United savunmasının hediye ettiği penaltıyı gole çevirmesi, maçın bitimine yakın da açık oyunda ürettiği skor Lampard'ın 10 maç sonra ürettiği skorlar olmaları açısından çok önemliydi. Asıl üstünde durulması gereken ise, oynadığı mükemmel oyunu bir de West Ham United savunmasının hata verdiği pozisyonda golle süsleyen Oscar'dı. Son olarak bu ikiliyle beraber Bermuda Şeytan Üçgeni'ni tamamlayan Eden Hazard'ın da ismini yazalım. Aynı Chelsea'nin hafta içinde konuk olduğu Basel deplasmanında ise tam aksi bir görüntü çizdiğini ve rakip kaleyi bulan bir şutunun bile olmadığını ekleyeyim. Çok kötü geçen bir ilk yarının ardından ikinci yarı oyunu biraz dengeleseler de, bir hızlı hücumda golü kalelerinde gördüler.

          İki hafta önce Stoke kalecisi Asmir Begovic'in kendi ceza sahasından gönderdiği topu içeri alan Southampton kalecisi Artur Boruc, Arsenal deplasmanında da çok büyük bir hata yaptı. Kendisine gelen geri pası çok rahat bir şekilde uzaklaştırabilecekken baskıya gelen Olivier Giroud'ya çalım atmaya çalıştı ve pozisyonun sonunda top Southampton ağlarındaydı. Son dakikalarda Jose Fonte'nin Per Mertesacker'e yaptığı penaltının gole çevrilmesi de skoru belirledi. Southampton'ın hataları dışında maçı Arsenal'e getiren bir diğer faktör ise Wenger'di. Southampton'ın en kritik noktalarından biri olan stoperleriyle orta alanının pas trafiğini iki çizginin arasına oyuncu sokarak bozan Wenger çok akıllıca bir işe imza attı.

          Geçtiğimiz sezondaki fikstürde Chelsea'nin ilk yarıda 2-0'ı yakaladığı karşılaşmada taraflar sahadan birer puanla ayrılmıştı. Bu maçın sonunda da eşit veya yakın bir skor çıkması muhtemel. İstikrarsız Chelsea'nin nasıl bir gününde olacağı, Eto'o'nun yokluğunda 11'de başlaması muhtemel Torres'in performansı, Southampton savunmasında Lovren ve Shaw'un oynayıp oynamayacakları maçın bir tarafa kayıp kaymayacağını belirleyecek faktörler olacaktır. Keyifli bir pazar geçirmeniz dileğiyle, iyi seyirler.

12 Kasım 2013 Salı

Sunderland v Man City | MAÇ SONRASI |


          Hafta sonu oynanan ve tüm beklentilerin tam aksi yönünde gelişen, sona eren maçta düşme potasında ki Sunderland kendi sahasında şampiyonluk yarışından erken kopmama mücadelesi veren Manchester City karşısında 1-0'lık galibiyet elde etti. Saha içi analizden önce Sunderland'in son 2 sezonda ki hoca tercihlerinden başlamak istiyorum. Dünya futbol tarihinde tam 135 senelik bir geçmişe sahip olan Kara Kediler lakaplı Sunderland'in son 24 aylık periyotta ki menajer tercihleri çokça tartışıldı.
Steve Bruce yönetiminde ki Kara Kediler, 2011-2012 sezonuna ligde 13 maç sonunda yalnızca 2 galibiyetle alınca, çok sevdiğim ve bir o kadar da başarılı bulduğum Martin O'Neill takımın başına getirildi. O'Neill önderliğinde ki Sunderland'in katettiği başarılı yolu yine bu blog sayfalarında sıkça yazmışımdır.

2012-2013 sezonunun mart ayında ise Martin O'Neill ile yollar ayrılırken, ismi ve karakteri üzerinde birçok olumsuz yorumların olduğu Paolo Di Canio takımın başına getirildi. Ancak Di Canio'nun da ömrü uzun sürmedi ve 2013'ün eylül ayında onun yerine önce kısa süreliğine Kevin Ball ve ardından 2 senelik sözleşme ile Gustavo Poyet takımın başına getirildi.
Premier Lig'de Chelsea ve Tottenham Hostspur formaları giydiği dönemlerde beğenerek izlediğim Poyet'in Sunderland macerası tıpkı O'Neill ve Di Canio gibi iyi başladı. Poyet takımının başında çıktığı ilk 5 maçta 3 galibiyet ve 2 mağlubiyet alırken, bu 3 galibiyetin biri Tyne-Wear Derbisi'nde ezeli rakibi Newcastle United'a karşı, bir diğeri ise kariyerinin en büyük zaferi olarak nitelendirdiği güçlü rakibi Manchester City karşısındaydı.

          Sezona Manuel Pellegrini yönetiminde başlayab City için yeni sezon Joe Hart'ın kötü performansı ve defans bloğunun akıl almaz hataları ile başlamış, hücum silahlarının etkinliğine rağmen takım savunmasında yapılan bu fahiş hatalar onları ligin zirvesinden uzaklaştırmıştı. Takımın hem kaptanı hem de takım savunmasının olmazsa olmazı olan Belçikalı stoper Vincent Kompany bu hafta sonu sakatlığından ötürü yine takımını yalnız bırakıyordu ve rakip Sunderland maçın 83 dakikası boyunca kalelerine yalnızca bir kez gelmiş olmasına rağmen golü buluyordu.
Bence City adına en büyük sıkıntı, Hart'ın düşen form grafiğinden öte Kompany'siz ve her maç değişen defans bloğunun düştüğü içler acısı haller olsa gerek.

          Maçın analizine dönecek olursak, City bu hafta sonu Sunderland deplasmanının ilk yarısında sahada oldukça silik bir futbol sergilerken, Sunderland ilk ve tek gol pozisyonunu gole çevirerek, soyunma odasına 1-0 önde giriyordu. Devre arasında çeşitli sanal platformlarda, galibiyet için 2. yarı gemilerin yakılması gerektiğine dair ısrarla mesaj ve tweet düştüm. Gemilerin yakılması ile kastım ise, sağ bekte yine etkisiz kalan Micah Richards'ın yerine etkili bindirmeler yapabilecek olan Pablo Zabaleta, ön liberoda oynayan ancak 11 kişi topun arkasında olan rakibe karşı ofansif katkı sağlayamayan Javi Garcia'nın yerine, hücum gücünü bir tık arttırmak adına Jesus Navas ve Alvaro Negredo'nun yerine özellikle yedekten oyuna girdiği maçlarda maçın kaderini değiştirebilen yeteneklere sahip Edin Dzeko'nun alınması idi.
Ben tüm bu değişikliklerin 2. yarının hemen başında yapılması gerektiğine inanıyordum. Beklediğim değişikliklerden Garcia - Navas değişikliği 2. yarının hemen başında gerçekleşirken, Richards - Zabaleta ve Negredo - Dzeko değişiklikleri için 71. dakikaya dek beklenince City'nin maçı çevirmesi mucizelere kalıyordu.
Maç City lehine %70 topa sahip olma ve Sunderland yarı sahası hatta ceza sahası çevresinde geçiyordu ancak diğer maçlara nazaran çok daha istekli olan Samir Nasri'nin çabaları hariç, 11 kişi kapanan Sunderland takımı oyuncuları arasında boşluk yaratacak bir pas çıkmıyordu. Top ağırlıklı olarak Navas ve Zabaleta'nın olduğu sağ kanata taşınıyor ancak oradan gelen tüm ortalar kalabalık Sunderland defansında bir şekilde eriyip gidiyordu.
Aslına bakarsanız bu maç tam David Silva'lık bir maçtı. Nasri her ne kadar istekli ve iyi niyetli de olsa, onun yaratıcılık özelliği yetersiz kalıyordu ve Silva'nın o bitmek tükenmek bilmeyen koşularıyla, öldürücü pasları fazlasıyla aranıyordu. Sergio Agüero bile bu kalabalık savunma hattı arasında sıkışıp kaldığından, alıştığımız çalımlarını atmakta zorlanıyordu.
Kaldı ki Negredo ( Dzeko ) ve kısa boylu Agüero'ya kanatlardan orta yerine, göbekten ara paslarla besleme yapılsaydı, Sunderland savunmasında 22 ay sonra sahalara dönmüş olan Wes Brown ve John O'Shea gibi 2 pimi çekilmiş el bombası oynuyordu. Bu ikilinin bilinçli bir baskıda, özellikle bire birlerde ne denli büyük hatalar yapabilme potansiyeline sahip olduğunu yıllardır görüyoruz.

          Hazır City analizine dalmışken, yaz transferlerine 90 milyon İngiliz Sterlini gibi ciddi bir meblağ harcanmış olmasına rağmen takımın birçok pozisyonunda gözle görülür zayıflıklar olduğu kanısındayım.
Kaleden başlayacak olursam, Joe Hart öyle ya da böyle yeterlidir ancak onu zorlayacak yedek kaleci Costel Pantilimon'dan çok daha tecrübeli bir isim olmalıydı. 

Arsenal'dan transfer edildikten sonra ki süreçte her daim üzerine katarak oynayan sol bek Gael Clichy bu sezon nedense formsuz ve onun alternatifi olarak sahaya sürülen Aleksandar Kolarov çok yetersiz bir oyuncu.
Stoper mevkisinde ki alternatifler arasında yer alan Joleon Lescott'ın City macerası bence zihnen bitmiş durumda ve bu sezon transfer edilen Martin Demichelis ise tecrübeli ancak bence yavaş bir stoper. Onu ön liberoda da kullanabiliriz diyenler ise Premier Lig'de ki ön liberoları pek izlememiş olsa gerek.
Bir diğer stoper ve ön libero oyuncusu olan Javi Garcia ise yeterli sertlik ve kesicilikte bir oyuncu değil.
Tüm bunlar yani kale ve defans hattı hariç orta saha olsun, forvet hattı olsun as oyuncular, alternatifleri ve performansları bence gayet yeterlidir. Belki David Silva'nın yokluğunda Samir Nasri yeterli yaratıcılığı gösteremediğinden ve kanatlara fazla inip, oyun kurucu özelliğini kaybettiği için o bölgeye bir ofansif orta saha oyuncusu transfer edilebilir. Malumunuz Jack Rodwell transferinden hala verim alınamadı.


          Yazıyı toparlamak gerekirse, Sunderland için yeni menajeriyle yaptığı iyi başlangıç değil, bunu sezon sonuna ve hatta önümüzde ki sezona da yayması önemli. City içinse Premier Lig Şampiyonluğu'nu geçtim, en azından ilk 3'te yer almak istiyorlarsa, deplasmanlarda Cardiff City, Aston Villa ve Sunderland gibi ekiplere karşı mağlubiyet yerine galibiyet almaları, Stoke City gibi ekiplere karşı gol atabilme becerisi gösterebilmeleri gerekiyor. İlk etapta ise 15 günlük milli maç arasından sonra oynayacakları lig maçında, Tottenham Hotspur'ı mutlak suretle yenmeleri gerekiyor.
15 günlük milli maç arasında sizlerin ada futbolunu özlememesi adına elimden geldiğince sık makale hazırlayacağım. Herkese Premier selamlar. ;)

31 Ekim 2013 Perşembe

Stoke mu İyiydi, elde ki Stok mu Kötüydü?



          Bu hafta sonu Manchester United kendi saha ve seyircisi önünde, Stoke City karşısında ilk yarısını 2-1 yenik kapattığı müsabakayı 3-2'lik bir geri dönüşle lehine çevirmesini bildi. Gerek maç sonucuna gerek lig tablosuna bakıldığında, ada basınının gündemini elbette ki David Moyes meşgul ediyor.
Hiç kimse Old Trafford'ta oynanan ve takım 2-1 yenikken, 2 pas yapmaya mecali olmayan yahut yine Old Trafford'ta oynanan ve takım her ne kadar net pozisyonlara girip, direkleri dövmüş olsa da bu kadar kritik bir noktada Southampton ile 1-1 berabere kalan United'ı savunamaz. Burada hemfikiriz ancak ben mevcut duruma biraz da farklı açıdan bakılması gerektiği kanısındayım.

          1986 senesinin kasım ayına, 22 takımlı ligde 21. sırada olarak giren Manchester United, takımın başına Alex Ferguson'u getirme kararı almıştı. Alex Ferguson, Aberdeen Futbol Kulübü tarihinde ki en üst düzey 4 lig şampiyonluğunun 3'ünü getiren bir teknik adam olduğu gibi, aynı zamanda İskoçya Kupası'nı 4 kez, İskoçya Lig Kupası'nı 1 kez kazanmış ve 1982-1983 sezonunda kulüp tarihinde bir ilki başararak hem Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nı hem de Avrupa Süper Kupası'nı kazandırmış olan bir teknik adamdı.
Manchester United'ın başına geldiğinde kulüpte 20 seneye yakındır kazanılamayan lig şampiyonluğu bunalımının yanı sıra, başta Bryan Robson olmak üzere takım içerisinde düzenli alkol tüketen oyuncular ve karman çorman bir sistem vardı. Ferguson ilk sezonunu 11. sırada tamamlarken, hemen ertesi sezon ligde Liverpool'un hemen ardından 2. sırada yer alıyor, bir sonraki sezon ise ligi yeniden 11. sırada tamamlıyordu. 6 sene sonrasının yine bir kasım ayında, yenilenmiş ismi ve sistemiyle Premier Lig olarak karşımıza çıkan organizasyonda, bu kez 10. sıradaydılar. Söz konusu sezonun ilerleyen haftalarında Alex Ferguson ve ekibi müthiş bir ivme kazanacak ve tam 26 senelik şampiyonluk hasretine son verecekti. Hem daha sonra ki kupa dolu sezonları birçoğunuz iyi bildiğinden anlatmaya gerek duymadığımdan hem de konuyu Sir'den Moyes'e yönlendirmek istediğimden biraz daha yakın bir zamana geçiş yapmak istiyorum.

           Manchester United geçen sezon 20. şampiyonluğuna ulaşırken, en dişli rakibi olarak vurgulanan Manchester City'den kadro olarak çok daha gerideydi. Kulüpte ki 13. şampiyonluğunu yaşayan Ferguson'un, 18.9 milyon İngiliz Sterlini karşılığı transfer ettiği ve ada futbolunun en pahalı kalecisi unvanını kazanan David de Gea birçok maç güven vermiyordu. Defans bloğunda sağda Rafael hücum anlamında kendini oldukça geliştirmesine rağmen özellikle fiziksel anlamda ki yetersizliği yüzünden kademede cılız kalabiliyordu. Defansın göbeğinde oynayan Nemanja Vidic ve Rio Ferdinand ikilisi eski sertlik ve kesiciliklerinde değillerdi. Fiziksel olarak da düşüş yaşayan bu ikili sık sık sakatlanıyordu. Sol bekin başarılı ismi Patrice Evra'yı bazı maçlar dinlendirebilmek adına transfer edilen Alexandar Büttner tam bir hayal kırıklığıydı. Orta sahada futbolu bıraktıktan sonra geri çağrılan kızıl prens lakaplı Paul Scholes görev alırken, onun alternatiflerinen Darren Fletchet ülser ve kolit gibi hastalıklarla boğuştuğundan sezonun tamamına yakını kadroda yer almıyordu. Kanat oyuncularından Nani herzamanki gibi bal yapmayan arıydı, bir diğer kanat oyuncusu Ashley Young ise birçok maç ya kendini kolayca yere bırakma derdindeydi ya da komple yokları oynuyordu. Orta sahanın ortaasında, genç yetenek Tom Cleverley sakatlıklarla boğuştuğundan kendini gösteremiyor, orta sahanın hücuma yönelik ismi Shinji Kagawa yeteneklerini sergileyemiyor ve forvetin sembol isimlerinden Wayne Rooney oldukça istikrarsız bir performans sergiliyordu.  Tüm bunlar göz önünde bulunudurulunca, Robin van Persie transferi gerçekleştirilmemiş olsa, takımın şampiyon olması mucizelere kalırdı diyebiliriz.

          Şimdi beni tabloyu fazla karamsar göstermekle suçlayanlar olacaktır ancak dünya futbolunda eşi benzeri ender görülen bir menajer gerçeği ve bir de üstte bahsettiğim Robin van Persie takviyesi sayesinde Manchester şehrinin Kırmızıları olan United, şampiyonluk yarışından çok kendi içerisinde ki huzursuzluklarla boğuşan şehrin Mavileri City önünde mutlu sona ulaşıyordu.
İşte tam bu noktada, bu sezon Robin van Persie yine aynı verimde ve kalitede sahada yerini alırken, bir üst paragrafta yazdığım isimlerden özellikle Vidic ve Ferdinand ikilisi fiziksel olarak iyice gerilemiş, Nani herzaman ki Nani rolünden kurtulamamış, Young yine bir var bir yok rolünde, Kagawa beklenen patlamayı birtürlü gerçekleştiremiyor, Rooney'nin ismi transferin son dakikalarına kadar Chelsea ile anılıyordu.
Şahsen çokça beğendiğim bir isim olan sağ açık Antonio Valencia kesik yemeye başlarken, yeni transfer Marouane Fellaini ise henüz takıma adapte olamamıştı.
Ayrıca defans bloğunun göbeğinde ve sağında birtakım farklılıklar denenmeye başlanmış ancak bu farklılıklar sezon içerisinde denenmeye başladığından savunma bazında akıl almaz hatalar kaçınılmaz olmuştu.
Yani Moyes için birçok kişinin koskoca bir mirası devraldı denilecek kadar basite indirgenmiş bir ortam asla söz konusu değildi. Kaldı ki Moyes'un kendisi ve kariyeriyle ilgili de aşması gereken konular vardı. Daha önce büyük bir takım çalıştırmamış olduğu gibi, sezon başında bir alt ligde mücadele eden Wigan Athletic karşısında kazandığı Community Shield Kupası haricinde kariyerinde herhangi bir kupa kazanamadığı gerçeğini yadsımamak gerekir.

          Old Trafford'ta bu sezon oynadıkları ilk 4 lig maçında Chelsea ve Southampton ile berabere kalan, West Bromwich Albion'a yenilen ve tek galibiyetini rakibi Crystal Palace 10 kişi kaldıktan sonra atılan 2 golle alan United karşısında, sezona sıkıntılı başlayan Stoke bu deplasmana tahmin edilemeyecek kadar büyük bir özgüvenle gelmişti.
United maça sol bek Evra, stoperler Evans ve Jones, sağ bekte ise Smalling defans kurgusuyla başlamıştı ancak özellikle ilk 45 dakikada sol açık Kagawa ve sağ açık Nani defansa yeterli katkıyı sağlayamayınca, Stoke'un sol kanatından Marko Arnautovic, sağ kanatından ise Jonathan Walters çok tehlikeli ataklar gerçekleştirdiler ve soyunma odasına 2-1 önde girdiler.
2. yarının hemen başında Arnautovic sakatlanarak oyunu terk edince Stoke anlamsız bir şekilde defansa kapandı. Ancak United 30 dakika boyunca yine şuursuzca hücum etti ve özellikle orta sahada top yapmaktan uzak kaldı. Sağ kanata Nani'nin yerine Adnan Januzaj, orta sahadan Cleverley çıkartılıp, hücuma Hernandez ve sağ bek Smalling'in yerine o koridoru komple kullanabilecek Valencia'nın girişiyle önce 2-2 ve ardından 3-2'ye ulaşılabildi.

          Dün gece oynanan İngiltere Lig Kupası maçında alınan 4-0'lık Norwich City galibiyeti futbol olarak olmasa da güven tazelemek adına önemliydi. Toparlamak gerekirse, Moyes'un önünde en azından ara transfere kadar aşılması gereken zor bir süreç olduğu gibi, kısa vadede ise Fulham ve Real Sociedad deplasmanlarının ardından Old Trafford'ta oynanacak olan Arsenal maçından galibiyet alınarak, mevcut lider Arsenal ile olan puan farkının eritilmesi şart.
Daha sonrasında ise yaz döneminde Thiago ve Cesc Fabregas transferlerinde yapılan hatalar yapılmayıp, başta orta saha olmak üzere en az 2 yıldız ismin takıma katılması gerekiyor kanısındayım.
Yazımın sonunda Moyes'a yalnızca bu sezon değil, başarısızlık devam etse dahi önümüzdeki sezonun da en azından yarısına kadar sabır gösterilmesi gerektiğini altını çize çize vurgulamak istiyorum.
Finalde ise haddime olmasa da, mevcut kadronun kendimce en ideal 11'ini ve sahaya dizilişini resmederek sizlere sunmak isterim.
Herkese Premier selamlar.. ;)


                                          
 

12 Ekim 2013 Cumartesi

David de Gea'ya Dair Kısaca..


 
       
          Tam adı David de Gea Quintana olan İspanyol file bekçisi, 7 Kasım 1990 tarihinde dünyaya geldi ve henüz 10 yaşındayken başlayan Atletico Madrid kariyerinde basamakları tek tek çıkarak 2009 senesinde Atletico'nın kalesini devraldı. Uefa Avrupa Ligi ve Süper Kupa'nın kazanılmasında oynadığı rol sayesinde 2011'in haziran ayında Manchester United'a transfer oldu.
41 yaşında futbola veda eden Edwin van der Sar gibi olağanüstü tecrübeli ve başarılı bir file bekçisinden sonra van der Sar'dan tam 20 yıl 9 gün ufak olan, 20 yaşındaki de Gea'nın transferi oldukça tartışma yaratmıştı. Üstelik bu genç file bekçisine ada futbolunda ki en yüksek kaleci transfer bedeli ödenmişti. 18.9 milyon İngiliz Sterlini'ne transfer edilen de Gea, İngiliz futbolunun en pahalı kaleci transferi unvanını alırken, dünyada da 2001 senesinde Juventus tarafından gerçekleştirilen 32.6 milyon İngiliz Sterlini bedelinde ki Gianluigi Buffon transferinden sonra en pahalı kaleci transfer bedeli oluyordu.

          El emeği, göz nuru blog sayfamda ki yazılarımda asla taraf tutmam ve renk belli etmem ancak şimdi konu de Gea olduğundan öncelikle şunu itiraf etmeliyim ki, Manchester United'ı 20 seneye yakındır tutkuyla takip ediyorum. Fazlasıyla sevdiğim ve her maçını 90 dakika izlediğim United'ın kalesine bu paralar karşılığı, bu kadar tecrübesiz bir kaleci alındığında şaşırmış, özellikle ilk 2 sezonunda birçok maç isyan etmiştim.
De Gea ilk sezonunda kalede oldukça güvensiz bir görüntü çizerken, özellikle yan toplarda kale adeta boş gibiydi. Rakibin kanatlardan yahut duran toplardan gönderdiği yan topların birçoğunda ya boşa çıkıyordu ya topu elinden kaçırıyordu ya da topu yumrukla uzaklaştırayım derken savunmada ki United oyuncularını darmadağın ediyordu. Bu hatalarını 2. sezonu olan 2012-2013'te de devam ettirirken, kaleyi zaman zaman Anders Lindegaard'a kaptırdığı da oluyordu.
De Gea'nın hataları bir ara o kadar fahiş boyuta ulaşmıştı ki, bir dönem gözlerinden sorun olduğu ve ameliyat olması gerektiği bile yazıldı çizildi.

          Gözlerinin bozuk olduğu ve iyi göremediği iddiaları gündeme gelecek kadar vahim durumda olan de Gea, United'ın Ferguson'lu döneminde kaleci antrenörü olan Eric Steele tarafından, İngilizce öğrenme konusunda oldukça tembel bir tutum sergilediğine dair eleştirilmişti. Steele eleştirilerine, de Gea'nın 'taco' adı verilen bir tür Meksika böreği olan yiyeceği sabah akşam tükettiği ve uyumayı çokça ancak antremanları ise hiç sevmemesi hususlarını da ekliyordu.
Stelee son olarak de Gea'nın ailesiyle birlikte, koskocaman bir evde yaşamasına dair de eleştiriler getirmişti.

          İşte bu de Gea 2013-2014 sezonuna, ilk 2 sezonuna göre çok daha derli toplu bir başlangıç yaptı. Onun kendine karşı da güveni gelmeye başladı ve hatta son birkaç gündür ismi Real Madrid ile anılmaya başladı. Elbette ki tam olarak güven verebilmesi için önünde daha çok uzun ve meşakatli bir yol hatta uzun seneler var ancak geçen hafta sonu oynanan Sunderland maçında, Emanuele Giaccherini'nin kafa vuruşunu inanılması güç bir şekilde çıkarması, takımının 2-0 geriye düşmesini engellemesi ve sonrasında United'ın 2-1 kazanması bile geleceğe dair umut vaat etti.
Kaleci konusunda her daim genç yerine yaşlı oyuncudan yana olan birisiyim ve de Gea'nın United kariyerini oldukça merak ederken, bir United taraftarı olarak kendisine başarılar diliyorum. =))
Premier selamlar..

6 Ekim 2013 Pazar

Norwich City v Chelsea | MAÇ ÖNCESİ |



          2007-2008 sezonunda da Chelsea lige 3 galibiyet, 2 beraberlik ve 1 mağlubiyetle başlamıştı. Aston Villa karşısında alınan 2-0'lık mağlubiyet sonrası kulübün sahibi Roman Abramovic ile Jose Mourinho arasında fitili ateşlenen gerilim, 18 Eylül Salı günü Londra'da oynanan Şampiyonlar Ligi maçında Rosenborg ile 1-1 berabere kalınınca alevleniyor, Mourinho'nun Maviler ile yolu ayrılıyordu. Yazıya bu ayrıntıyla başlamış olmamın sebebi, Mourinho'lu Chelsea'nin bu sezona da aynı istatistikle başlamış olması.
Hafta içi Juan Mata ve Andre Schurrle'nin yıldızlaştığı, Ramires'in 2 gol birden attığı Şampiyonlar Ligi'nde ki 4-0'lık Steaua Bucharest deplasman galibiyeti gelmese, belki bu sezon başı da aynı senaryoyu izleyecektik.
Jose Mourinho'yu tıpkı ada basının tabir ettiği üzere " Özel Biri " olarak gördüğümden, kendisini ve bu sezon, şu ana dek izlediğim Chelsea'yi eleştirmek için çok erken olduğu kanısındayım. Bu doğrultuda sizlere birçok kişinin yakinen takip etme imkanı olmadığı Norwich City'den bahsetmek istiyorum.

          Norwich City'nin geçen sezondan bu yana gördüğüm en zayıf yönü, takımın hücum anlamında olağanüstü yetersiz olması. Takımın yaratıcılığını arttırmak adına sezon başında önemli transferler yapıldı. Orta sahaya Leroy Fer alındı, Galatasaray'dan tanıdığımız Johan Elmander kiralandı ve en uç noktaya ise 8.5 milyon İngiliz Sterlini karşılığı golcü Ricky van Wolfswinkel transferi gerçekleştirildi.
Kulüp için önemli bir yer teşkil eden golcü Grant Holt'un giderek düşen performansı sonrası, Wigan Athletic'e gitmesinin ardından Wolfswinkel transferi Kanaryalar lakaplı Norwich City için umut vaad ediyordu. O bölgeye geçen sezon, devre arası transfer süresinin bitmesine saatler kala alınan Luciano Becchio da yeterli katkıyı sağlayamamıştı. Bir diğer yaz dönemi transferi olan 19 yaşındaki kanat oyuncusu Nathan Redmon geleceğin yıldız adayları arasında gösterilirken, forvet hattına Celtic'te attığı gollerle dikkat çeken Gary Hooper son takviye olarak kadroya eklenmişti.
Ancak sorun şu ki, bu isimlerin hiçbiri ve ek olarak takımın en teknik isimlerinden Robert Snodgrass forvette ki Wolfswinkel'i yeterince besleyemedi. Durum böyle olunca da, Kanaryalar tıpkı geçtiğimiz sezon olduğu gibi hücumda yaratıcılık ve üretkenlikten bir hayli uzak, hatta kaleye tehlikeli bir şut dahi atamayacak kadar vasat maçlar oynadılar. Bir takımın hücum kapasitesi sınırlı olabilir, bunu anlayışla karşılarım ancak bu açığı kapatmak adına en azından duran top organizasyonları denenebilir. İşin kötü yanı Kanaryalar adına böyle bir durum iyileştirmesi de söz konusu değil.

          Mourinho'ya olan saygımdan ötürü kendisini eleştirmeden geçerken, Chris Hughton'lı Norwich City'nin en belirgin zaafı olan, hücum anlamında ki noksanlıklarını dile getirmeye çalıştım. Hazır Hughton'dan bahsetmişken, oyunculuk döneminde 14 sene boyunca Tottenham Hotspur savunmasında görev alan İngiliz menajer, bu aralar ırkçı söylemlerin hedefi halinde. Norwich City ile tarihsel süreçte farklı bir rekabeti olan Ipswich Town kulübünün taraftarları yakın zamanda Hughton için sosyal medyada birtakım ırkçı söylemlerde bulundu.
Biraz da sakat ve cezalı oyunculardan bahsedeyim. Ev sahibi Kanaryalar da orta saha oyuncusu Elliot Bennett sakatlığından ötürü kesin olarak yok ancak sol bek Javier Garrido ve hem savunmanın göbeğinde hem de sağında görev alabilen Sebastien Bassong ile genç kanat oyuncusu Nathan Redmond'ın sakatlıklarını atlatıp, maç saatine yetişmeleri bekleniyor.
Konuk Maviler'de ise geçen hafta oynanan Tottenham Hotspur derbisinde, 2. yarının başında sergilediği istekli oyunla, tam da eski günlerine geri dönüyor dediğimiz ancak ilerleyen dakikalarda kırmızı kartla oyun dışı kalan Fernando Torres kadroda yer almayacak. Önemli hücum silahı olan Eden Hazard'ın ise ufak bir sakatlığı var ancak maç saatinde hazır olması bekleniyor.

Maçın başlamasına 3 saat kala, sizlere son olarak, her 2 takıma dair bazı enteresan istatistikleri veriyor ve Premier selamlarımı iletiyorum.

BİRE BİR İSTATİSTİKLER :
* Chelsea'nin Norwich City karşısında son 6 lig maçında 5 galibiyet, 1 mağlubiyeti bulunmakta. Tüm resmi müsabakaları baz alırsak, Norwich City 1994'ten bu yana oynanan 9 maçta da rakibini yenemedi.
* Norwich City kendi sahasında oynadığı son 20 maçın 10'unda ilk golü atan ekip olurken, ilk golü attığı bu 10 maçın 8'inde galibiyet aldı, 2'sinde berabere kaldı ve hiç mağlubiyet yüzü görmedi.
Chelsea ise deplasman oynadığı son 20 maçın 11'inde ilk golü atan ekip oldu. İlk golü attıkları bu 11 maçın 7'sinde sahadan galibiyetle ayrılırlarken, 3 maçta berabere kalıp, yalnızca 1 mağlubiyet aldılar.
Şu son 2 istatistik bizlere bu maçta ilk golü atan tarafın yenilmeyeceği kanaati oluşturabilir.

NORWICH CITY :
* Chris Hughton'ın gelişinden bu yana Norwich City kendi evinde oynadığı 22 maçta 23 gol yerken, 9 maçta kalesini gole kapadı.
* Norwich City son 5 lig maçında yalnızca 2 gol atabildi.
* Norwich City'nin forveti Ricky van Wolfswinkel 19 faulle, ligin en fazla faul yapan oyuncusu.
* Norwich City 2013 senesinde kendi evinde oynadığı 12 maçta yalnızca 2 kez yenildi. Bu 2 mağlubiyeti de Aston Villa maçlarında tattı.
* Norwich City bu sezon 4 golle, ligin en az gol atan takımı konumunda.


CHELSEA :
* Chelsea bu sezon deplasmanda oynadığı 3 maçtan da 3 puan çıkaramadı. ( 2 B, 1 M )
* Jose Mourinho'nun son 8 Premier Lig deplasmanında yalnızca 1 galibiyeti bulunurken, 5 beraberliği ve 2 de mağlubiyeti var.
* Chelsea'nin hücum silahı Eden Hazard 21 faulle, ligin en çok faule maruz kalan oyuncusu.
* Chelsea, Premier Lig'de 2. yarı gol yemeyen tek ekip konumunda.
* Chelsea'nin 4 forveti Samuel Eto'o, Demba Ba, Fernando Torres ve Andre Schürrle bu sezon Premier Lig'de gol atma başarısı gösteremedi.


4 Ekim 2013 Cuma

Man City v Everton | MAÇ ÖNCESİ ANALİZİ


 
       
          Manchester City geçen hafta sonu hiç beklenmedik şekilde Aston Villa'ya yenilmişti. Üstelik rakibin en etkili 2 hücum silahı olan Christian Benteke ve Gabriel Agbonlahor sakatlıklarından ötürü kadroda dahi yoklardı. Aynı City bu kez de çarşamba gecesi kendi sahasında Bayern Münih'e 3-1 yenildi.
Durum böyle olunca da gözler bir anda Manchester şehrinin mavilerine çevrildi ve " Neler oluyor? " sorusu dillerde dolanır oldu. Aslında çok ekstra bir gelişme olduğu yok. City zaten sezon başından bu yana defans anlamında o kadar yetersizdi ki, bu zaafa bir de kaleci Joe Hart'ın kötü performansı eklenince, her birinde 3'er golün yenildiği üst üste 2 mağlubiyet kaçınılmaz oldu.

          Everton ise lige üst üste gelen 3 beraberlikle giriş yaptıktan sonra önce Chelsea'yi, ardından deplasmanda West Ham United ve geçen pazartesi ilk yarıda sergilediği müthiş performans ile Newcastle United'ı yenerek vitesi beşe taktı, kendini 4. sırada buldu.
Everton'ın başına bu sezon Roberto Martinez getirildi. Elindeki kısıtlı kadroyu optimum şekilde kullanmasını bilen ve ' total futbol ' olgusundan yana olan Martinez ile ilgili gerek blog sayfamda gerek farklı platformlarda birkaç yazım olmuştu.
Yalnızca 10 milyon İngiliz Sterlin'lik bir transfer bütçesiyle Swansea City ekibine ' total futbol ' anlayışında son noktayı koyan Brandan Rodgers'ın hakkı elbette yenilemez ancak Swansea City için bu futbol anlayışını kulüp kapısından içeri sokan ilk isim Roberto Martinez idi.

          Total futbol olarak adlandırılan bu oyun yapısında, yalnızca kalecinin pozisyonu sabittir ve diğer 10 oyuncu sahanın her alanında boy gösterebilir ve kaleci de dahil olmak üzere, sahada ki 11 oyuncu takımın pas trafiğinde aktif olarak rol alır. Teknik fizik ve beceri gücünün bir hayli ön planda olduğu bu oyun yapısında ki temel amaçlardan biri hücum hattı ile defans blokları arasındaki alanın oldukça daraltılmasıdır. Oyunun bazı anlarında forvetsiz bile diyebileceğimiz, 4-6-0 taktiğini dahi görebiliriz. Top rakip sahaya yoğun, seri ve katılımcı bir pas trafiğiyle taşınır. Bu pas trafiği esnasında oyuncular kendi pozisyonlarında sabit kalmak yerine her daim hareket halindedirler. Zaten oyuncuların birçoğu birden çok pozisyonda görev alabilecek şekilde antreman programlarına tabii tutulur. Örneğin sağ bek oyuncusu topu orta sahanın ortasındaki takım arkadaşına verdikten sonra hızlıca rakip ceza sahasına doğru sızabilir ve bu pas alışverişi sırasında takımın sol açığı da pas trafiğine katkıda bulunabilmek adına sol çizgiden orta sahaya doğru yaklaşabilir.

Hazır total futbol kavramından bahsetmişken, bu oyun yapısını, Fifa tarafından yüzyılın en iyi teknik direktörü olarak onure edilen Rinus Michels dünya futboluna kazandırmıştır. Michels'in 1970'li yıllarda Ajax ve Hollanda Milli Takımı'nda başarıyla uyguladığı ve daha sonra Barcelona'ya adapte ettiği ' total futbol ' anlayışına Johan Cruyff bazı eklentilerle katkıda bulunmuştur. Total futbol anlayışı ve Michels ile Cruyff ilişkisini, komünizm ideolojisinin kendi döneminin öncülerinden Karl Marx ve Marx'ın komünist felsefesini geliştiren yakın arkadaşı Friedrich Engels ilişkisine benzetebiliriz. =)

          Biz yeniden saha içine ve yarın öğlen oynanacak maça geri dönecek olursak, yukarıdan anlayacağınız üzere, bu sezon Everton'ın başında oldukça başarılı bulduğum Roberto Martinez var. Martinez'in kalesinde Tim Howard'tan yana herhangi bir sıkıntı yok. Sağ bek Seamus Coleman bu sezon oldukça başarılıyken, sol bek Leighton Baines'in yetenekleri ve maç performanslarını yazmaya gerek görmüyorum.
Stoper mevkisinde son senelerin başarılı ismi kaptan Phil Jagielka ve tecrübeli Sylvain Distin var. Çok katı ve geçilmesi zor bir çift olmasalar da, Everton takım halinde savunma yaptığından, Jagielka v Distin ikilisi için cılız bir stoper hattı demek haksızlık olur.
Orta sahanın ortasında, Mikel Arteta'nın gidişi sonrası takımın beyni olan Marouane Fellaini, transferin son anlarında Manchester United'a geçince, o bölgede ki tüm yük Leon Osman'a kaldı. Osman bu görevi şu ana dek başarıyla tamamladı. Yine o bölgede, rakip Manchester City'den kiralanan ve 2 kulüp arasındaki sözleşme gereği bu maç oynamayacak olan Gareth Barry, sezon içerisinde fazlasıyla katkıda bulunacaktır kanısındayım. Orta sahanın ortasında bir diğer isim ise, Martinez'in Wigan Athletic'ten öğrencisi olan James McCarthey. Martinez'in 3-5-2 formasyonuyla sahaya çıktığı Wigan günlerinde ki en önemli isimlerden birisi olan 22 yaşındaki McCarthey, oyunun her 2 yönünü de iyi işliyor.
Orta sahanın ofansif ismi ise bu sezon izlediğim tüm maçlarda ceza sahası içerisini fazlasıyla karıştıran Kevin Mirallas iken, sol açıkta, bekten gelen Baines ile geçen sezon müthiş uyum sergileyen Steven Pienaar bu sezon formsuz gördüğüm tek isim. Pienaar bu maçta sakatlığından ötürü takımdaki yerini alamayacak.
Orta sahada daha çok sağ kanata kaçarak oynayan Ross Barkley için apayrı bir parantez açmak istiyorum. Henüz 11 yaşındayken Everton altyapısına dahil olan ve 17'sinde tam da Everton ile Premier Lig serüvenine başlayacakken ayağı kırılan Ross Barkley'nin bu sezon ortaya koyduğu performans tam anlamıyla göz kamaştırıcı. Sheffield Wednesday ve Leeds United ekiplerinde kiralık geçen günleri sonrası Martinez ona takımda özel bir misyon yükledi. 19 yaşındaki Barkley artık Everton orta sahasının göbeğinde akıllı paslarıyla oyunu yönlendiren, sağ kanattan süratli bindirmeler yapıp, Everton hücumlarına müthiş katkıda bulunan bir oyuncu konumunda.
Şu aralar sakat olan, eski bir Manchester United oyuncusu olan Darron Gibson da, orta sahada ki istikrarlı ve dirençli oyun vizyonu ile ilk 11'i zorlayan etkili isimlerden biri olacaktır.
Forvet hattında Nikica Jelavic'in inişli çıkışlı performansı akıllarda soru işareti yaratırken, geçen sezon West Bromwich Albion formasını kiralık olarak terleten ve sezonun en iyi golcülerinden olan Lukaku'nun transferi bitirildi. Bir diğer genç oyuncu olan 20 yaşındaki Lukaku, yeni ekibinde de geçen sezonu aratmayan bir başlangıç yaparak, 2 Premier Lig maçında da durmadan koştu, defansa yardım etti, hücumda güzel çalımlar attı, hava toplarında oldukça etkili oldu. Bunlara ek olarak, 2 maçta tam 3 gole imza attı. ( Premier Lig'de Romelu Lukaku son 5 maçta 6 gol atarken, bu 6 maçta toplam yalnızca 220 dakika sahada kaldı. Yani 37 dakikaya 1 gol düşüyor. ) 
Forvet hattında henüz kendini gösterememiş olsa da bir diğer Martinezli Wigan'dan bildiğimiz Arouna Kone, özellikle Everton skor avantajını elinde bulundururken kontra ataklarda tehlikeli olmak adına dakika alacaktır.

          Cuma akşamı itibariyle, haftanın yorgunluğu kendini buram buram hissettirirken, Everton için yaptığım detaylı analizin aynısını, herkesin çok yakından tanıdığı yıldız oyunculardan oluşan City için yapmayacağım. Ancak belirtmeden de geçemeyeceğim birkaç detay var. Öncelikle Everton'ın benim bahislerimi de yakarak, City karşısında sürpriz şekilde aldığı puanları çok net anımsayabiliyorum. ( Premier Lig'de City son 12 maçta Everton'ı yalnızca 2 kez yenebildi. Bu 12 maçın tam 9'unda Everton sahadan galip ayrıldı. ) 
Martinez'in, City'nin eski menajeri Mancini döneminde birçok maç oldukça cesur ve başarılı futbol ortaya koyduğunu da hatırlıyorum. Geçen sezonun sonunda oynanan İngiltere Federasyon Kupası'nda, Martinez'in 11.5 milyon İngiliz Sterlini değerindeki Wigan 11'i, Mancini'nin 187 milyon İngiliz Sterlini değerindeki City 11'ini yenerek kupaya uzanmıştı.
Affınıza sığınarak yazımı noktalandırıyorum ve herkese Premier selamlarımı iletiyorum.

23 Ağustos 2013 Cuma

24-25-26 Ağustos YAYIN AKIŞI

24 Ağustos 2013 Cumartesi
14:45 - Fulham v Arsenal ( Lig Tv 3 )
17:00 - Newcastle United v West Ham United ( Lig Tv 3 )
19:30 - Aston Villa v Liverpool ( Lig Tv 3 )

25 Ağustos 2013 Pazar
18:00 - Cardiff City v Manchester City ( Lig Tv 3 )
18:00 - Tottenham Hotspur v Swansea City ( Lig Tv 2 )

26 Ağustos 2013 Pazartesi
22:00 - Manchester United v Chelsea ( Lig Tv 3 )

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Premier Lig'in İlk Haftasında EN İYİ 11


          Premier Lig'de ilk hafta maçlarını geride bıraktık. Sizler için geride kalan bu haftanın, her biri kendi mevkisinde en iyi performansı sergileyen oyuncularını seçtim.

KALE :
     Aynı sahada birbirlerine rakip olan 2 kaleci bence bu haftanın tartışmasız en iyi 2 kalecisiydi. Liverpool'un Stoke City karşısında 1-0 galip geldiği maç boyunca Stoke City kalecisi Asmir Begovic inanılmaz kurtarışlara imza atarken, son dakikada kurtardığı penaltı ile takımına 3 puanı getiren Liverpool kalecisi Simon Mignolet haftanın en iyi 2 kalecisiydi.

SAĞ BEK :
     Enteresandır ki, yine aynı sahada birbirlerine rakip olan 2 oyuncuyu haftanın en iyi sağ bekleri olarak yazacağım. 2-2 biten Norwich City v Everton maçında ev sahini ekibin sağ beki Steven Whittaker maçı olağanüstü güzel bir gol ve ters ayağıyla yaptığı müthiş bir asistle tamamladı.
Rakiplerinin sağ beki Seamus Coleman da tıpkı Whittaker gibi maçı bir gol ve bir asistle tamamlarken, maç boyunca çok tehlikeli kanat bindirmelerine imza attı.

STOPERLER :
     Defansın göbeğinde haftanın en iyi performansını sergileyen isim Manchester United kaptanı Nemanja Vidic idi. Vidic rakipleri Swansea City'nin etkili golcüsü Michu ve sonradan oyuna dahil olan Wilfried Bony karşısında öyle yerinde hamleler yaptı ki, sakatlık sorunu yaşamadığı zamanlar kaya gibi bir stoper olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.
     Stoper mevkisinde bir diğer iyi performansı ise Liverpool'un efsanevi oyuncusu Jamie Carragher'dan sonra o bölgeye transfer edilen Kolo Toure gösterdi. Kendi adıma oldukça kuşkuyla baktığım bir transferdi çünkü geçtiğimiz sezon Manchester City forması altında neredeyse hep yedek kalmıştı ve sahada olduğu kısıtlı zamanlarda da hiç güven vermiyordu. Ancak Liverpool forması altında ilk maçında defansı tek başına toplayan oyuncu olmasının yanı sıra bir kafa topu da direğe takılmasa, ilk maçında ilk golünü de atmış olacaktı.

SOL BEK :
     Geçen sezon ki yazılarımda sıkça dikkat çektiğim Southampton sol beki Luke Shaw,yeni sezona da bomba gibi bir başlangıç yaptı. Henüz 18 yaşında olan Shaw, maç boyunca defansta oldukça kritik toplar keserken, hücuma da müthiş katkısı oldu. Uzaktan çok güzel bir şut çıkaran Shaw, maçın 89. dakikasında da takımına galibiyeti getiren penaltı golünde ceza sahası içerisinde yerde kalan oyuncuydu.

ORTA SAHA :
     11 yaşında Everton altyapısına dahil olan ve 17'sinde tam da Everton ile Premier Lig serüvenine başlayacakken ayağı kırılan Ross Barkley orta sahanın ortasına seçtiğim ilk oyuncudur. Sheffield Wednesday ve Leeds United ekiplerinde kiralık geçen günleri sonrası Everton'ın yeni ve başarılı menajeri Roberto Martinez ona takımda özel bir misyon yükledi. Barkley artık Everton orta sahasının göbeğinde akıllı paslarıyla oyunu yönlendiren, süratiyle kontra ataklara çıkan ve tekniğiyle hücuma destek veren bir oyuncu. Sağ ayaklı olmasına rağmen sol ayağıyla ceza sahası dışından attığı golü de eklersek, orta sahanın ortasında ki bu haftaya dair en iyi performans ona aittir diyebiliriz.
     Orta sahanın ortasında, ada futboluna gelir gelmez adapte olan ve neredeyse attığı tüm paslar yerini bulan Tottenham Hotspur orta saha oyuncusu Paulinho'yu da eklemek istiyorum.
     Maçın henüz başında bir penaltı kaçırmasına rağmen oyundan düşmeyen ve takının hücumlarını organize eden, bir de serbest vuruş golüne imza atan tecrübeli isim Frank Lampard haftanın üstün performans sergileyen orta saha oyuncularındandı.
     Orta sahaya son isim olarak, asıl mevkisi forvet olan ancak daha çok geniş alanlara kaçmayı ve orta sahaya gelip top alarak depara kalkmayı seven Aston Villa'dan Gabriel Agbonlahor'u koyacağım. Arsenal karşısında biri oldukça tartışmalı iki penaltı kazandıran Agbonlahor, maçın başlarında sakatlanıp çıkan Kieran Gibbs'in yerine oyuna giren Carl Jenkinson'a maçı adeta zehir etti dersem durumu anlamış olursunuz.

FORVET
     Forvet hattının ilk ismi kuşkusuz Manchester United'tan Robin van Persie idi. Birbirinden harika 2 gole imza atan yıldız golcü bu sezon da gol krallığının en büyük adaylarından.
     Forvet hattında Robin van Persie'ye partner olarak, ilk hafta gol atamamış olmasına rağmen, goller de dahil, neredeyse tüm hücumlarda aktif rol üstlenen ve takımına müthiş katkıda bulunan Edin Dzeko'yu tercih ediyorum. Gerçi Tim Krul'un mükemmel kurtarışı olmasa Dzeko da golle tanışmış olacaktı ama yine de geçen sezonun ' süper yedek ' lakaplı oyuncusunun performansı onu haftanın 11'inde tercih etmeme yeterlidir.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Man City v Newcastle Utd | MAÇ ÖNCESİ ANALİZİ

 

          Manchester City sezonun ilk maçında, bu akşam kendi sahasında Newcastle United'ı konuk edecek. Maça dair teknik analiz, enteresan bilgi ve istatistiklere değinmeden önce, sizlere her 2 takıma dair kısa bir sezon öncesi değerlendirmesi yapmak istiyorum.

          Sezon öncesi değerlendirmesine ev sahibi ekipten başlayacak olursak, City cephesinde yaz döneminde en dikkat çeken hamle kuşkusuz menajer değişikliğiydi. Takımın başına Şilili teknik adam Manuel Pellegrini getirilirken, yaz döneminde şu ana dek 90 milyon İngiliz Sterlini değerinde transfer harcaması yapıldı.

          Transfer döneminde takımın iskeleti korundu ve şimdi sizlere biraz kadro analizi yapmak isterim. Kalede Joe Hart normal şartlar altında oldukça kaliteli bir isim ancak geçtiğimiz sezon gerek yan toplarda gerekse ceza sahası içerisinde ki bazı pozisyonlarda yanlış kararlar verdi ve bariz hataları oldu. Tüm bunlara rağmen büyük hedefleri olan bir takım için Hart gayet yeterli bir kaleci. Kaldı ki yedeği olan 2.03'lük Costel Pantilimon da yeterli bir yedektir.

          Defansın göbeğinde kaptan Vincent Kompany defansın herşeyi konumunda ancak onun adı son günlerde Barcelona ve Paris Saint-Germain ile anıldığından, kaptanın olası bir transferinde City için telafisi zor bir ismin kaybı söz konusu olacaktır. Stoper mevkiisinde Kompany'nin partneri ise geldiği günlere göre kendini oldukça geliştiren Matija Nastasic olacaktır. Ağustos sonuna kadar sakatlığından ötürü oynayamayacak olan henüz 20 yaşındaki Yugoslav stoper, pas dağıtımı, top kesme ve sürat konusunda oldukça başarılı bir savunmacı. Onun yokluğunda defansın göbeğinde Joleon Lescott oynayacaktır kanısındayım. Yine bu bölge için Pellegrini'nin Real Madrid'ten eski talebesi olan Pepe'nin transferi de kulislerde konuşulan konulardan.
Defansın solunda Gael Clichy'nin yerini garanti olarak görüyorum ancak sağ bek pozisyonunda mücadeleci ruhu ve tecrübesi ile Pablo Zabeleta ile sakatlık sorunlarıyla boğuşmuyor olsa gerçekten oldukça diri ve etkili bir bek olan Micah Richards arasında forma gidip gelecektir diye düşünüyorum.

          City için hatta belki de ada futbolu için en sağlam orta sahanın orta ikilisi Yaya Toure ve Fernandinho ikilisi diyebilirim. Yaya Toure'nin olağanüstü oyun kalitesini yazmaya gerek duymuyorum. Şimdi bu süper orta saha oyuncusunun yanında atletik yapısı, mükemmel top kesme-kapma yetenekleri olan, ön libero olarak oynayan ancak pas dağıtımı ve hücuma efektif yardımıyla da ön plana çıkan Fernandinho da katıldı. Bu ikilinin dinlendirileceği maçlarda ise o bölgede Gareth Barry ve hatta Javi Garcia sırıtmayacaktır.
Kanatlarda ise birden çok alternatif olacak. David Silva birçok maça kağıt üzerinde kanatta başlıyor gibi gözükse de maç içerisinde gezen ve forvet arkası rolünü özellikle ölümcül paslarıyla çok iyi oynayan bir isim. Kumaşı, vizyonu gayet iyi olan ancak beklenen patlamayı senelerdir gerçekleştiremeyen Samir Nasri'nin performansı yine soru işaretleriyle dolu olacak ve muhtemelen bu yüzden Jesus Navas transferi gerçekleştirildi. Her 2 ayağını kullanabilen ve yeteneklerinden ziyade çalışkanlığıyla dikkat çeken James Milner da yine forma şansı bulabilecek kanat oyuncuları arasında yer alıyor.

          Forvet hattına geldiğimizde ise ilk dikkatimi çeken, ruh hastası olarak adlandırdığım Mario Balotelli ve problem çocuk olarak çağırdığım Carlos Tevez'in yeni sezonda City'de olmayışları, dolayısıyla takım içi huzurun daha rahat sağlanabilecek olması. Geçen sezon ara transferde giden Balotelli ve yaz dönemi Juventus'a satılan Tevez'in yerine 20'şer milyon İngiliz Sterlini civarına Stevan Jovetic ve Alvaro Negredo alındı. Tevez'in forvetin arkasına gelip top alarak ve driplingleriyle defans kurgusunu bozan oyun yapısının benzeri Jovetic'te de var. Jovetic de tıpkı Tevez gibi kaleye dikine inebilen ve gayet rahat adam eksiltebilen yetenekleri olan bir oyuncu. Negredo konusunda ise biraz kuşkularım olsa da, en azından Balotelli gibi oyun disiplininden yoksun, saha içerisinde ne yapacağı kestirelemeyecek kadar dengesiz bir oyuncu olmadığını söyleyebilirim. Pellegrini ileri uçta pivot santrafor kullanacaksa, bu tercihini hem daha uzun hem de çok daha bitirici olan Edin Dzeko'dan yana tercih edecektir kanısındayım. Forvet hattına dair son eklemek istediğim ise Aguero gibi bir ismin hücumda vazgeçilmez olacağıdır.

          Pellegrini her ne kadar Isco'yu Real Madrid'e, Edinson Cavani'yi ise Paris Saint-Germain'e kaptırmış olsa da, yaptığı transferlerin kalitesi ortada ve başta 47.000'den, 60.000'e çıkartılması planlanan kendi stadlarında olmak üzere, birçok maçta rakiplerine karşı üstün oyunlar sergileyeceklerini düşünüyorum. Şampiyonluk adayları arasında Chelsea'den sonra ki en büyük favorim Manchester şehrinin mavileridir.

   
     
          Newcastle United ekibini sezon öncesi değerlendirecek olduğumda yazacak pek fazla birşey bulamıyorum. Bu Newcastle'ı tanımadığımdan yahut takip etmediğimden değil, takımın geçen sezon ki görüntüsünden pek birşey kaybetmeyişinden ötürüdür. Takımdan kritik bir isim ayrılmazken, geçen sezon küme düşen Queens Park Rangers'dan kiralanan etkili golcü Loic Remy, kulüpte ki 11. Fransız olarak yapılan tek etkili transfer. Ameobi kardeşler ve Pappis Cisse haricinde santraforu olmayan Newcastle'da, Remy'nin iş yapacağı kanısındayım.

          Newcastle için sezon öncesi değerlendirme yaparken, en büyük kriterin Alan Pardew olacağını düşünüyorum. 52 yaşında ki İngiliz menajeri West Ham United'ı çalıştırdığı dönemden bu yana takip ediyorum. 2011-2012 sezonunda yarattığı takıma saygı duymamak elde değildi ancak enteresandır, ne olduysa kulübün geçen sezon başı kendisiyle 8 senelik kontrat yapmasından sonra oldu. Geçen sezon sahada ne yaptığını bilmeyen hatta hangi dizilişte dahi oynadığını anlamakta güçlük çektiğim bir takım oluverdiler. Demba Ba'nın gidişi onlar adına hücumda büyük kan kaybı olmuş olabilir ancak takım her hattıyla tel tel dökülmeye başladı. Takımın kaderini Alan Pardew'in oyun yapısı ve oyuncu tercihleri belirleyecektir kanısındayım. Pardew'e dair ilginç bir not düşecek olursa, Sir Alex Ferguson'un emekliye ayrılması ve Tony Pulis'in Stoke City ile yollarını ayırması sonrası kendisi Premier Lig'de en uzun süredir takımının başında kalan 2. menajer konuma geldi. Premier Lig'de ki menajerler sıralamasında, 16 sene 320 gündür Arsenal'ın başında olan Arsene Wenger'in ardından 3 seneden az süredir Newcastle United'ı çalıştıran Pardew'in gelmesi, istikrarı ile dikkat çeken Premier Lig menajerleri ve ada futbolu adına düşündürücü olsa gerek.

          Newcastle'a dair son olarak, Hatem Ben Arfa sakatlık sorunlarıyla boğuşmazsa, Tim Krul bir önceki sezondaki formuna ulaşırsa, Fabricio Coloccini'ye defansı toparlamasında ideal bir partner bulunursa, Yohan Cabaye yine taşın altına elini koyarsa, Moussa Sissoko'nun formu bir tık üste atarsa, Gutierrez ve Tiote aynı çalışkanlığını muhafaza ederlerse ve forvette Pappis Cisse ile Loic Remy uyum sağlarlarsa, geçen sezon ki gibi puan tablosunun 10'dan sonrası yerine, ilk 10 arasında tamamlamaları işten bile değildir.

 

          Her 2 takımın sezon öncesi değerlendirmesini yaptıktan sonra akşam ki maça dönecek olursak, City'nin fazlasıyla favori olduğunu peşinen söylemek istiyorum. Sezon başı olduğundan her 2 ekip de istediği oyunu ve kurguyu sahaya yansıtamayabilir ancak City'de oyunun kaderini değiştirebilecek o kadar fazla silah var ki, öyle ya da böyle bu maçı alacaklarını düşünüyorum. City'nin bahsettiğim hücum gücüne ek olarak, geçen sezon 18 maç gol yemediğini, kalesinde gördüğü 34 golle ligin en az gol yiyen ekibi olduğunu ve Newcastle'ın kiralık golcüsü Remy'nin sakatlığından ötürü bu maçta oynayamayacak olduğunu da eklersek, City'nin 2-3 farklı rahat bir galibiyet ile sezonu açacağını tahmin ediyorum.
Konuk Newcastle, The Etihad Stadı'nda şu ana dek galibiyet alamazken, sahadan 2 kez beraberlik, 7 kez ise mağlubiyetle ayrıldı. Kaldı ki 2 takım arasında oynanan son 13 maçta City 11 kez kazanırken, hiç yenilgi yüzü görmedi. Bu 13 maçta City tam 30 gol atarken, kalesinde yalnızca 8 gol gördü.


          İyi oynayan ve hak edenin kazanacağı bir maç olmasını temenni ediyorum. Herkese Premier selamlar..

15 Ağustos 2013 Perşembe

CHELSEA 2013-2014 ( Detaylı Analiz )

 

          Premier Lig'de 2013-2014 sezonunun başlamasına yalnızca 2 gün kala, takım kadroları, teknik heyetler, şu ana dek gerçekleştirilen yaz dönemi transferlerini ve izleyebildiğim hazırlık maçlarını göz önünde bulundurduğumda, yeni sezonun en büyük şampiyonluk adayı olarak Chelsea'yi görüyorum.
20 senedir tutkuyla Manchester United'ı destekleyen bir futbolsever olarak, bu öngörüde bulunurken her ne kadar içim sızlasa da, sezon öncesi pür dikkat yaptığım gözlemler ve en önemlisi Sir Alex Ferguson'un gidişi, Jose Mourinho'nun gelişi sonrası Londra'nın Maviler'ini bir adımdan da fazla önde görüyorum.

          Premier Lig'i geçtiğimiz sezon 3. sırada tamamlayan ve hem İngiltere Federasyon Kupası hem de Lig Kupası'nda yarı finalde elenen, Uefa Şampiyonlar Ligi'ne grup maçlarında veda eden ancak Uefa Avrupa Ligi'ni kazanma başarı gösteren Chelsea yeni sezona alışılageldiği şekilde, yine yeni bir menajer ile başlayacak. Burada tüm inisiyatif kulübün sahibi olan Roman Abromiç'e ait, üstelik en büyük hayali olan Uefa Şampiyonlar Ligi Kupası'na 2011-2012 sezonunda ulaşmalarına rağmen..! Kendisine dair geçtiğimiz kasım ayında yazdığım yazıya vereceğim linkten ulaşabilirsiniz; http://premierlig-premiernotlar.blogspot.com/2012/11/roman-gibi-adamdr-abramovic.html

       
          Chelsea teknik analizine geri dönecek olursak, geçici olarak takımın başına getirilen Rafael Benitez'in sonrasında takımı 2. kez Jose Mourinho yönetecek. Ada basını tarafından ' Özel Biri ' olarak adlandırılan ve her daim dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Portekizki başarılı menajer, geldiği gibi Wayne Rooney transferini bitirmeye çalıştı. Golcü oyuncu için 2 kez Manchester United kapısını çalan Londra temsilcisi, 25 milyon İngiliz Sterlini ve kadrosundan bir yıldız oyuncuyu teklif etmesine rağmen olumlu yanıt alamadı.
Rooney konusunda hala ısrarlar sürerken, Andre Schurrle gibi hem sol kanatta hem de forvet arkasında mükemmel işlere imza atan ve geçtiğimiz sezonu Alman Bundesliga'sında 18 golle kapatan genç oyuncu transferi gerçekleştirildi.
Geçtiğimiz sezonu West Bromwich Albion'da kiralık olarak geçiren ve 17 gole imza atan Romelu Lukaku da takıma geri döndü. Hem süratli hem güçlü hem de kararlı olan, henüz 20 yaşındaki Lukaku'nun takıma katkı sağlayacağına eminim. Kaç sezondur anlamsız bir inatla, ısrarla sahaya sürülen Fernando Torres'i düşününce, Lukaku'nun çalışkanlığı bile onu ilk 11'e koymaya yeterlidir kanısındayım.

          Hazır işin kadrosal boyutuna girmişken, Chelsea kalesinin Petr Cech ve Fulham'dan bedelsiz transfer edilen emektar file bekçisi Mark Schwarzer ikilisi sayesinde emin ellerde olduğunu söyleyebiliriz.
Defans bloğunda sağ bekte Branislav Ivanovic, sol bekte Ashley Cole ve stoper mevkiisinde David Luiz ile kaptan John Terry yine vazgeçilmez olacaklardır kanısındayım. Defansın solunda Ryan Bertnard, Cole'ü dinlendirecek maç performansları sergileyebilir mi emin değilim ancak sağ bekte Cesar Azpilicueta'nın kendini hızla geliştirdiği ve gerek Ivanovic'in dinlendirileceği maçlarda, gerekse stopere çekildiği maçlarsa defansın sağını iyi savunacağı ve hücumlara yeterince katkı sağlayacağına eminim. Son olaraktan, stoper mevkiisinde Gary Cahill'i de beğendiğime dair bir not düşmek isterim.


          Orta sahada geçtiğimiz sezonu 12 gol ve 12 gol pasıyla tamamlayan Juan Mata zaten tartışılmaz bir isim ve onun yanında Eden Hazard ara ara dinlendirilerek oynatılırsa, Chelsea orta sahası yine herzamanki yaratıcılığında olacaktır. Aynı şekilde Oscar da fiziksel olarak biraz daha güçlenirse, bu kritik üçlü birçok takımın canını yakacak kalitedeler. Orta sahanın bu şeytan üçgenini andıran isimlerini sezon içerisinde bazı maçlarda dinlendirmek adına, başta Victor Moses ve Andre Schurrle olmak üzere, kiralık geçirdiği bir sezonun ardından yeniden Chelsea'ye dönen Kevin De Bruyne gibi isimler yeterli potansiyelde oyuncular. Vitesse'den transfer edilen bir diğer orta saha oyuncusu olan 20 yaşındaki Marco van Ginkel'i ise henüz izleme fırsatım olmadığımdan, onun analizini sezon içerisinde ki yazılarıma bırakıyorum.
Tabii orta sahanın bu ofansif yıldızlarının yanısıra, Mourinho için özel bir yeri olan Michael Essien'in ön liberoda Obi Mikel ve Ramires rotasyonlu sağlam bir kesicilik örneği sergileyeceği, Frank Lampard'ın dakika bulduğu maçlarda orta sahada takıma nefes aldıran ağabey rolüne bürüneceğini de vurgulamak isterim.
Forvette Demba Ba'nın kalitesine ve gol atabilme yeteneğine zaten lafım yok ve Mourinho'nun ileri uçta, nokta santrafor olarak onu tercih etmesini bekliyorum. Ancak elinde o bölgeye çekebileceği Lukaku, Moses, Schurrle, De Bruyne ve hatta Torres(!) gibi alternatifleri barındırdığını hatırlatırım.

          Orta sahada ki ofansif yıldızları ve özellikle Jose Mourinho faktöründen ötürü şampiyonluk yarışında favori gördüğüm Chelsea'yi, sezon öncesi analiz etmeye çalıştım. Sizlere son olarak, yazıyı yazdığım 15 Ağustos itibariyle, kadroya katılan ve gönderilen oyuncuların bir listesini vererek yazımı noktalamak istiyorum. Liste aşağıda ki gibidir, herkese Premier selamlar..

Gelen Oyuncular: Cristian Cuevas (O'Higgins) £3m, Stipe Perica  (NK Zadar) Bilinmiyor, Andre Schurrle(Bayer Leverkusen) £18m, Mark Schwarzer (Fulham) Bedelsiz, Marco van Ginkel (Vitesse Arnhem) £8m
Giden Oyuncular: Amin Affane  (Energie Cottbus) Bedelsiz, Patrick Bamford (MK Dons) Kiralık, Yossi Benayoun (Serbest bırakıldı.), Jeffrey Bruma  (PSV) Bilinmiyor, Billy Clifford (Yeovil) Kiralık, Thibaut Courtois (Atletico Madrid) Kiralık, Cristian Cuevas  (Vitesse Arnhem) Kiralık, Abdul Deen-Conteh (Serbest bırakıldı.), Paulo Ferreira (Serbest bırakıldı.), Todd Kane (Blackburn) Kiralık, Milan Lalkovic (Walsall) Kiralık, Florent Malouda (Trabzonspor) Bedelsiz, Marko Marin (Sevilla) Kiralık, Archange Nkumu (Serbest bırakıldı.), Daniel Pappoe (Colchester) Kiralık, Oriol Romeu (Valencia) Kiralık, George Saville (Brentford) Kiralık, Ross Turnbull (Doncaster) Bedelsiz, Sam Walker(Colchester) Kiralık, Wallace (Inter Milan) Kiralık

11 Ağustos 2013 Pazar

Man Utd v Wigan RESMİ 11'LER VE KISA ANALİZ

                             

          Eski adıyla Charity Shield, 2002'den bu yana ise Community Shield olarak tanımlanan organizasyonda, İngiltere Premier Lig Şampiyonu ve İngiltere Federasyon Kupası Şampiyonu'nu karşı karşıya geliyor. Yaklaşık 55 dakika sonra başlayacak olan müsabakada, lig şampiyonu Manchester United ile kupa şampiyonu Wigan Athletic'in mücadelesine tanık olacağız.
1898 senesinden bu yana organize edilen kupayı en çok kazanan ekip 19 şampiyonluk ile Manchester United iken, rakibi Wigan Athletic'in bu organizasyonda henüz şampiyonluğu bulunmuyor.
Aslına bakarsak Wigan'ın United'a karşı pek de şansı tutmuyor. Öyle ki, Wigan rakibi karşısında son 12 maçın 10'unda gol atamazken, kalesinde tam 38 gol gördü. 2 ekibin arasında ki resmi müsabakalarda, United 16 kez kazanırken, Wigan yalnızca bir kez sahadan galip ayrıldı.

          Sir Alex Ferguson'un kupalarla dolu 26 senelik menajerlik kariyerini sonlandırmasının ardından United'ın başına bir başka İskoç, David Moyes getirildi. Roberto Martinez'in üstün menajerliği sayesinde her sezon öyle ya da böyle Premier Lig'de kalan Wigan ise geçen sezon İngiltere Federasyon Kupası'nı kazanmasına rağmen lige veda etti. Martinez, Moyes'in eski takımı olan Everton'a geçerken, Martinez'den boşalan menajerliğe Moyes ile yan yana semtlerde doğmuş olan bir diğer İskoç olan Owen Coyle getirildi.

          United cephesinde defanstan Rio Ferdinand, kanat oyuncuları Antonio Valencia, Nani ve Ashley Young ile forvet hattından Wayne Rooney ilk 11'de yoklar.
Wigan cephesinde ise gözüme çarpan en büyük eksik olarak kaptan Gary Caldwell'ı söyleyebilirim.

Tarafsız sahada, Wembley'de oynanacak maça takımların sahaya çıkacakları resmi 11'leri ve dizilişleri ise şu şekilde;
De Gea - Rafael v Vidic v Jones v Evra- Giggs v Carrick v Cleverley v Zaha - Van Persie v Welbeck

Carson -Boyce v Barnett v Perch v Crainey - Watson v McArthur v McCarthy v McClean -Maloney v Holt

          United'ın açık ara favori olduğu bu maçta, iyi oynayanın, hak edenin kazanması temennisiyle, herkese iyi pazarlar ve Premier selamlar..

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Premier Lig'in Müslüman Oyuncularına Dair


           Premier Lig'in kurulduğu 1992 senesinde yalnızca bir Müslüman futbolcu yer alırken, bugün bu rakam 40'a ulaşmış durumda. 1992 senesinde Tottenham Hotspur forması giyen İspanyol orta saha oyuncusu Nayim, hem Premier Lig'in ilk Müslüman oyuncusuydu hem de futbol dünyasının aradan geçen 18 seneye rağmen hala anımsadığı bir efsane golün sahibiydi.
Tottenham Hotspur'dan sonra Real Zaragoza forması giyen Nayim, 1995 senesinde Kupa Galipleri Kupası Finali'nde Arsenal'a karşı, uzatmaların son dakikasında orta sahadan aşırtma bir şut çekiyordu ve İngilizler'in efsanevi kalecisi David Seaman'ı avlayarak takımına kupayı getiren isim oluyordu.

           Başta Nijerya, Senegal, Fildişi Sahili ve hatta Gana olmak üzere Batı Afrika'da ki İslami ülkelerinden çıkan Müslüman oyuncular için ada futbolu yakın zamana dek uzak kaldıkları bir futbol pazarıydı. Ağırlıklı olarak yukarıda bahsettiğim coğrafyadan gelen oyuncular ilk etapta Fransa'yı tercih etmektedirler. Kaldı ki buna en çarpıcı örnek olarak, bir Kuzey Afrika ülkesi olan Cezayir'den çıkma Zinedine Zidane'ı gösterebilirim. Fransa'da doğan ve sonradan İslamiyet'i benimseyen Nicolas Anelka'nın da bu sezon West Bromwich Albion forması altında Premier Lig'de yeniden boy göstereceği bilgisini de sizlerle paylaşmak isterim.
Aslında ada futbolunda sadece Afrika ülkelerinden gelen Müslüman oyuncular değil, çoğu zaman Latin Amerika kökenli oyuncular da sık sık tartışma konusu olmuş, Hernan Crespo, Juan Veron, Robinho ve hatta Carlos Tevez gibi yıldız isimlerin hem özel yaşamları hem de formlarıyla ilgili ağır eleştiriler yapılmıştır.
Durum böyle olunca da domuz eti yemeyen, takımdan ayrı ve yalnız başlarına duş alan, gözlerden uzak ibadetini gerçekleştiren, kadro dışı kalmak pahasına orucunu tutma konusunda direnen yahut kazanılan kupanın kutlaması esnasında patlatılan şampanyadan kaçan Müslüman oyuncular da gündemi meşgul eden polemik konularından olmuştur. Özellikle 18 saate yakın süreyle birşey yemeyen, içmeyen Müslüman oyuncular üzerinde maç performanslarından yola çıkarak bazen baskı oluşturuluyor.
Arsenal'ın orta saha oyuncusu Abu Diaby bu baskıyla ilgili olaraktan, kulübünün kendisine oruç tutmamasını önerdiğini ancak oruç tuttuğu zamanların kendisi için çok özel anlar olduğunu dile getiriyor.
Chelsea'nin golcülerinden Demba Ba ise oruç tutarken performansında yaşayacağı herhangi bir düşüşte kendisinin yedeğe çekileceğini ve bunu göze alarak oruç tutmaya devam edeceğini vurguluyor.

          İnsanların görüş ve inanç kültürleri ne olursa olsun, sonsuz saygıyı hak ettikleri kanısında olan birisiyim ancak ada futbolundaki bazı oyuncuların İslami görüş konusunda hoşgörü beklerken, karşılarında ki insanlara ve futbol kurumuna karşı da hoşgörülü olmaları gerektiği kanısındayım.  Demba Ba'nın Newcastle United forması altında, 2011-2012 sezonundaki kötü başlangıcını ve hatta şaşırtıcı bir şekilde tribünlerden yuhalanmasını o dönem ki menajeri Alan Pardew'in oruca bağlaması ne kadar yanlışsa, Demba Ba'nın eski takımında ki forvet partneri Papiss Cisse'nin de formalarındaki kumar şirketi reklamına tepki göstermesinin o denli yanlış olduğunu düşünüyorum.
Sonuçta burası dünyanın en iyi pazarlanan ve en çok izleyiciye sahip olduğu ligi ve bu denli büyük bir ticari pazarın temel taşlarıyla oynanmaya çalışılması da farklı bir hoşgörüsüzlüktür kanısındayım. Cisse orucunu tutmaya ve formasını emek sarfederekten ıslatmaya, gollerini atmaya devam etsin, kimse ona ve inancına karışmasın. Ancak Cisse de formasının üzerindeki reklamdan rahatsız olduğunu dile getirmesin, kendisine 9 milyon İngiliz Sterlini bonservis bedeli ve yüz binlerce Sterlin'lik maaş bağlayan kulübünün bu paraları ödemesine olanak sağlayan sponsorlarına laf etmesin.

          Ramazan ayı Premier Lig'in başlamasına 10 gün kala sona erecek ancak bu tartışmaların karşılıklı anlayış ve hoşgörü olmadığı sürece devam edeceği ortadadır. Yazın bu sıcak günlerinde ısınma turu tadındaki yazılara devam ediyor ve herkese Premier selamlarımı iletiyorum.

12 Temmuz 2013 Cuma

Şampiyon United'ta Bir Başka İskoç - ' DAVID MOYES '


          2012-2013 sezonunun bitimiyle ara verdiğim blog yazılarıma, 45 gün aradan sonra, son şampiyon Manchester United'ın yeni hocasına dair ' ısınma turları ' tadında bir makale ile devam etmek istiyorum.
Bilindiği üzere Sir Alex Ferguson'un kupalarla dolu geçen 26 senelik United serüveni sonrası, takımın başına bir başka İskoç olan David Moyes getirildi. Moyes'i Preston North End'in başındayken ve takımını bir üst lige çıkarma başarısı gösterirken tanımadığımı dile getirmeliyim. Ancak daha sonraki süreçte, 11 sene boyunca Everton'da katettiği yolu bizzat takip etme imkanım oldu.

          Aslına bakarsak, tıpkı Sir Ferguson gibi Moyes de yeni takımında iyi başlangıç yapamamış hatta 2003-2004 sezonunda 39 puanla kulüp tarihinin en başarısız sezonu geçirmiş ve küme düşmekten son anda kurtulmuşlardı. Ancak tıpkı United yönetimi gibi Everton yönetimi de menajerlerine sahip çıkmış ve yakın zamanda gelecek büyük başarılara olanak sağlamışlardı.
2004-2005 sezonu itibariyle Moyes kafasındaki taktiksel şablonu oyuncularına empoze etmeye ve sahaya yansıtmaşa başlamıştı. Savunanın ön planda tutulduğu, orta sahada fiziksel mücadeleye, ofansta ise duran toplara ve kanat bindirmelerine dayalı, 90 dakika takım disiplininden kopmayan bir Everton ortaya çıkmıştı. Takıma Tim Cahill, Nuno Valente, Simon Davies, Mikel Arteta, Tim Howard, Phil Neville, Yakubu, Phil Jagielka, Steven Pienaar, Leighton Baines, Marouane Fellaini, John Heitinga ve Sylvain Distin gibi önemli isimleri katarken, Wayne Rooney gibi bir ismin de dünya futboluna kazandırılmasında etkin rol üstleniyordu.

                                             

          Futbolculuk kariyerinde sürdürdüğü defansif görevini teknik adamlık kariyerine de yansıtarak, Everton yıllarında savunmayı her daim ön planda tuttu. United kalecisi David de Gea'nın yan top zaafiyetini bir kenara bırakacak olursak, bu sezon United defansının başta yan toplarda olmak üzere, çok daha sağlam bir görüntü çizeceğine eminim. Kaldı ki elinde Rio Ferdinand ve Nemanja Vidic gibi 2 kalburüstü stoper olacak. Genelde 4-5-1 dizilişiyle sahaya çıkan Moyes'in takımında oyuncuların fiziksel olarak olabildiğince güçlü olacağını ve diri bir savunmanın yanı sıra orta saha da sıkı bir baskı uygulayacaklarını şimdiden söyleyebilirim. Orta saha demişken, Everton döneminde Mikel Arteta'ya yüklediği o kritik misyonu, United performansı her geçen sezon artarak ilerleyen Michael Carrick'e gönül rahatlığıyla yükleyebilir.
Özellikle Leighton Baines bindirmeli, Steven Pienaar destekli sol kanat hücumları birçok takımın defans kurgusunu alt üst ediyordu. United kadrosunun sol kanatında Ryan Giggs'in tecrübesinin yanında, verimsiz bulduğum Ashley Young ve Nani gibi 2 isimden yalnızca birini dahi takıma kazandırabilse, sağ kanatta zaten Antonio Valencia gibi tam Moyes'in sevdiği tarzda bir kanat oyuncusu olduğundan, kanat organizasyonları yeni takımında da başarıyla işleyebilir. Young yahut Nani'den birini kazanabilirse demişken, Moyes'in aslında yaptığı en iyi işlerden biri de oyuncuları kazanmasını ve belli bir seviyede tutabilmesini biliyor olması. Kaldı ki sol kanata bazen eski talebesi Wayne Rooney yahut Danny Welbeck de kaçabiliyor.
Tüm bu orta saha alternatiflerinin yanısıra, stoper ve sağ bek haricinde ön liberoda da  oynayabilen Phil Jones ve üzerinde durulursa büyük işlere imza atabilme potansiyeli olan Tom Cleverley gibi 2 genç yetenek var. Ayrıca Anderson gibi ideal bir görev adamı ile Kagawa gibi defans arkasına hem müthiş toplar bırakabilen hem de sinsice sızabilen bir forvet arkası oyuncu olacak elinde.
Kaleye, defansa ve orta sahaya değindim ancak United forvet hattına değinmeyeceğim çünkü elinde Robin van Persie, Wayne Rooney, Javier Hernandez ve Danny Welbeck gibi müthiş alternatifleri olacak.

                                 

          Biraz da çekincelerimi satırlara dökerek yazımı sonlandırmak istiyorum. Bence Moyes için en büyük handikap, büyük organizasyon bazında tecrübesiz bir hoca olması ve üst seviyede herhangi bir kupa kazanmamış olmasıdır. Ayrıca disipliniyle ön plana çıkan İskoç hoca, bazen bu disiplinini takıntı haline getiriyor ve 2-0 gibi geri dönüşü çok zor olmayan maçlar da bile oyun sisteminden taviz vermiyor yahut oyuncu değişikliklerinde geç kalabiliyor.

          Bu çekincelerime rağmen takımın başına daha sezon tamamlanmadan, 9 Mayıs tarihinde geleceği bildirilen ve böylece yeni sezonun ilk gününden itibaren takımını tanıma fırsatı bulan, ayrıca 5 sezon yardımcılığını yapan Steve Round ve hem kendisinin hem de United'ın eski oyuncusu Phil Neville'ı da yanında getirmesi onun için avantaj olacaktır. Bunlara ek olarak, Sir Alex Ferguson'un futbol direktörü, yaşayan efsane Ryan Giggs'in ise oyuncu-koç olarak kendisine yardım edeceği artılarını da eklemek isterim.
Basınla arasının iyi olduğunu ve kendisini kısa sürede United menajeri olarak sevdireceğini de göz önünde bulunduracak olursak, Moyes için üst seviye bir organizasyona ait kazanacağı ilk kupa oldukça yakındadır diyebilirim.
Premier selamlar.. ;)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Premier Lig'de 2012-2013 Sezonu Sona Ererken, Yıldızlar da Birer Birey Kayıp Gittiler...


          Premier Lig'de Manchester United'ın şampiyonluğuyla sona eren bir sezonda daha sona ulaştık. Dünyanın tartışmasız en kaliteli futbolunun oynandığı ve yine tüm dünyanın gözünün üstünde olduğu bu ligde, 38. ve son hafta yine son dakikaya kadar büyük bir heyecana sahip oldu.

          2 sezon önce küme düşen son ekip, 3 dakikalık uzatmanın bitmesine yalnızca 12 saniye kala Roman Pavlyuchenko'nun müthiş füzesi sonrası Birmingham City olurken, geçtiğimiz sezon ise 90+2 ve 90+4'te yediği gollerle 3-2 yenilmesine rağmen Queens Park Rangers lige son anda tutunmuştu. Keza yine o gollerle ligin şampiyonu mucizevi bir şekilde el değiştirmişti.
Düşme hattı işte böylesine cayır cayır yanarken, ligin üst basamaklarında ise tıpkı geçen sezon olduğu gibi bu sezon da Arsenal'ın savunma oyuncusu Laurent Koscielny, geçen sezon 54. dakikada, bu sezon ise 52. dakikada attığı galibiyeti getiren golle, Arsenal'ın bir sonraki sezon için, her 2 sezonda da Tottenham Hotspur'ın 1 puan önünde Şampiyonlar Ligi biletini almasını sağlıyordu.

          2012-2013 sezonuna dair ve özellikle futbola veda eden, çokça özleyeceğimiz Sir Alex Ferguson, Jamie Carragher, Paul Scholes, Michael Owen, Stiliyan Petrov, Steve Harper ve hatta hakem Mark Halsey, bir ihtimal Phil Neville gibi isimlere dair makalelerim başta olmak üzere, Premier Lig'e dair birçok yazımla yaz aylarında da sizlerle buluşacağım.

          El emeği, göz nuru olan blog sayfamı takip eden herkese sonsuz sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Premier selamlar herkese...



29 Nisan 2013 Pazartesi

Futbolun Richard Alpert'i; RYAN GIGGS

Premier Lig : 617 Maç
1. Lig : 40 Maç
Federasyon Kupası : 74 Maç
Lig Kupası : 39 Maç
C. Shield Kupası : 13 Maç
Şampiyonlar Ligi : 144 Maç
Uefa Kupası : 3 Maç
Uefa Avrupa Ligi : 2 Maç
Kupa Galipleri Kupası : 1 Maç
Süper Kupa : 1 Maç
Kıtalararası Kupa : 1 Maç
Dünya Kulüpler Şampiyonası : 3 Maç
Galler Milli Takımı : 64 Maç
Büyük Britanya Ulusal Takımı : 4 Maç

TOPLAM : 1006 MAÇ


" Manchester United'ın 20. şampiyonluğuna kavuştuğu bu sezon, sizlere Kırmızı Şeytanlar'ın şampiyonluk hikayesi yerine, dün oynanan Arsenal v Manchester United maçının son bölümlerinde oyna dahil olan ve hem tecrübesi hem de üstün oyun zekası ile şampiyonlukta büyük katkısı olan Ryan Giggs'i yazmak istedim. "
         
          Tam ismi Ryan Joseph Giggs olan Galli yıldız, Batı Cardiff'in sokaklarından amatör futbol kariyerine geçişini okul yıllarındayken Manchester City ile gerçekleştirmişti. O yıllarda Rugby de oynayan Giggs henüz 14 yaşındayken, Sir Alex Ferguson bizzat onun evine konuk oluyor ve ailesinin ikna edilmesiyle 22 senedir süregelen Manchester United kariyerine ilk adımı atıyordu. Aslında 16 yaşına kadar Wilson idi soyadı ancak 14 yaşındayken boşanan anne - babasından, annesinin nüfusunda kalmıştı ve annesi yeni bir evlilik yapınca soyadı Giggs olarak değişmişti.

          1990 senesinde, 17 yaşındayken ilk profesyonel kontratına imza atan Giggs, 2 Mart 1991'de Everton ile oynanan lig maçında United'ın efsanevi sol beki Denis Irwin'ın sakatlanarak oyundan çıkmasıyla ilk kez Manchester United formasını giydi.
Bu maçtan tam 2 ay sonra, bir Manchester Derbisi'nde Manchester City karşısında ilk kez 11'de forma şansı buluyor ve derbi Giggs'in tek golüyle United'ın zaferiyle sonlanıyordu.
( İşte o maçtan sonra ada basınından Observer'a ait bir küpür. )



          Giggs bunca senedir formasını giydiği United'ta hiçbir maç kırmızı kart görmedi ve takımını sahada eksik bırakmadı. United forması altında toplamda 938 resmi müsabakada 168 gol atarken, Kırmızı Şeytanlar ile bugüne dek 13 Premier Lig, 4 Federasyon Kupası, 4 Lig Kupası, 8 C. Shield Kupası, 2 Şampiyonlar Ligi Kupası, 1 Uefa Kupası, 1 Kıtalararası Kupa ve 1 Dünya Kulüpler Şampiyonası Kupası kazanarak, elde edilmesi güç bir kupa kolleksiyonuna sahip olmuştur.
Ayrıca ada futbolunda, Profesyonel Futbolcular Birliği tarafından 1 kez ' Yılın Futbolcusu ', 2 kez ' Yılın Genç Oyuncusu ' ödülüne layık görülürken, 6 kez Yılın En İyi 11'inde yer alma başarısı gösterdi. Yerel ligde bunlar gibi daha birçok ödül kazanan Giggs, 1999 senesinin yine bir nisan ayında ve dünkü gibi yine bir Arsenal maçında attığı golle ' Sezonun En İyi Golü ' ödülünü de kapmıştı.
Başarının yanı sıra karakteristik özelliklerin de baz alınarak verildiği ve futbolcunun başarı dolu kariyerini onure etme amacı taşıyan ' Altın Ayak Ödülü ' de dahil olmak üzere, avrupa arenasında da birçok kişisel ödülü mevcuttur.

          Giggs, kariyeri boyunca tek bir kulüpte oynayan futbolcular baz alındığında da, en çok lig maçına çıkan oyuncular sıralamasında, bir Real Madrid efsanesi olan Santiago Bernabeu'nun hemen ardından 10. sırada yer almaktadır.
Kendisi aynı zamanda Premier Lig'de en çok şampiyonluk yaşayan, en çok forma giyen, en çok asist yapan ve Şampiyonlar Ligi'nde ise forma giyen en yaşlı futbolcu unvanlarına da sahiptir.

                                     

          Özel hayatında evli ve 2 çocuk babası olan Ryan Giggs, 21'i Premier Lig sezonu olmak üzere toplam 23 sezondur ada futbolunda, en üst seviye ligde kesintisiz rol almaktadır. Önümüzdeki sezon sonunda bitecek kontratı sonrası, teknik adam olma yolunda planları olan bu futbol fenomeni, şimdiden çeşitli seminerlere katılmaktadır ve kendisini birkaç sene içerisinde Manchester United teknik heyetinde görme ihtimalimiz oldukça kuvvetlidir.
Giggs'in uzun vadeli planları arasında kendi ifadesiyle; " Benim adıma olağanüstü bir gelişme olur. " dediği Galler Milli Takımı yahut Manchester United'ın başına geçme planlarını olduğunu da sizlere aktarmak isterim.

          18 sezondur bizzat izleme şansı bulduğum Giggs'in biraz da saha içi analizini yapmak isterim. Futbol dünyasında genelde sol açık olarak bilinen Giggs, son senelerde sağ açık, forvet arkası, orta sahanın tam ortasında, ön libero ve hatta sol bek olmak üzere birçok farklı pozisyonda başarıyla inisiyatif üstlenmiştir. Hücumda üstün oyun zekası ve birçok zaman nokta atışını andıran paslarıyla, 40'a dayanmış yaşına aldırış etmeden attığı deparlarla rakiplerin korkulu rüyası olan Giggs, söz savunmaya gelince de senelerin deneyiminden olsa gerek, duracağı ve topu keseceği noktayı çok iyi sezinliyor.
Yazımı sonlandırırken, Ryan Giggs'e bizlere yaşattığı tüm güzellikler için bütün futbolseverler adına teşekkür etmek istiyorum.
                                                                       
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   
           
   

Bilgilendirme : Başlığa ilham veren Richard Alpert, dünya çapında izlenme rekorları kıran Lost adlı televizyon dizisindeki yaşlanmayan karakterin adıdır.







23 Nisan 2013 Salı

Beklenen Son ve Şampiyon MANCHESTER UNITED..!



          Öncelikle Kırmızı Şeytanlar'ın 20. şampiyonluğunu kutlamak istiyorum. Akabinde ise bir bilgilendirme yapmak gerekirse; 2,5 senedir yazdığım blog sayfamda ilk kez 2 hafta yazılara ara verdim. Bu 2 haftayı telafi etmek adına hemen bu hafta içinde önce sıkı bir Ryan Giggs yazısı, daha sonrasında ise hafta sonu oynanacak maçlarla ilgili herzaman ki maç öncesi analiz yazılarım ile sizlere tekrardan Premier Lig'e dair makalelerimi servis edeceğim.
İlgi alakanıza teşekkürler, Premier selamlar...