31 Ekim 2013 Perşembe

Stoke mu İyiydi, elde ki Stok mu Kötüydü?



          Bu hafta sonu Manchester United kendi saha ve seyircisi önünde, Stoke City karşısında ilk yarısını 2-1 yenik kapattığı müsabakayı 3-2'lik bir geri dönüşle lehine çevirmesini bildi. Gerek maç sonucuna gerek lig tablosuna bakıldığında, ada basınının gündemini elbette ki David Moyes meşgul ediyor.
Hiç kimse Old Trafford'ta oynanan ve takım 2-1 yenikken, 2 pas yapmaya mecali olmayan yahut yine Old Trafford'ta oynanan ve takım her ne kadar net pozisyonlara girip, direkleri dövmüş olsa da bu kadar kritik bir noktada Southampton ile 1-1 berabere kalan United'ı savunamaz. Burada hemfikiriz ancak ben mevcut duruma biraz da farklı açıdan bakılması gerektiği kanısındayım.

          1986 senesinin kasım ayına, 22 takımlı ligde 21. sırada olarak giren Manchester United, takımın başına Alex Ferguson'u getirme kararı almıştı. Alex Ferguson, Aberdeen Futbol Kulübü tarihinde ki en üst düzey 4 lig şampiyonluğunun 3'ünü getiren bir teknik adam olduğu gibi, aynı zamanda İskoçya Kupası'nı 4 kez, İskoçya Lig Kupası'nı 1 kez kazanmış ve 1982-1983 sezonunda kulüp tarihinde bir ilki başararak hem Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nı hem de Avrupa Süper Kupası'nı kazandırmış olan bir teknik adamdı.
Manchester United'ın başına geldiğinde kulüpte 20 seneye yakındır kazanılamayan lig şampiyonluğu bunalımının yanı sıra, başta Bryan Robson olmak üzere takım içerisinde düzenli alkol tüketen oyuncular ve karman çorman bir sistem vardı. Ferguson ilk sezonunu 11. sırada tamamlarken, hemen ertesi sezon ligde Liverpool'un hemen ardından 2. sırada yer alıyor, bir sonraki sezon ise ligi yeniden 11. sırada tamamlıyordu. 6 sene sonrasının yine bir kasım ayında, yenilenmiş ismi ve sistemiyle Premier Lig olarak karşımıza çıkan organizasyonda, bu kez 10. sıradaydılar. Söz konusu sezonun ilerleyen haftalarında Alex Ferguson ve ekibi müthiş bir ivme kazanacak ve tam 26 senelik şampiyonluk hasretine son verecekti. Hem daha sonra ki kupa dolu sezonları birçoğunuz iyi bildiğinden anlatmaya gerek duymadığımdan hem de konuyu Sir'den Moyes'e yönlendirmek istediğimden biraz daha yakın bir zamana geçiş yapmak istiyorum.

           Manchester United geçen sezon 20. şampiyonluğuna ulaşırken, en dişli rakibi olarak vurgulanan Manchester City'den kadro olarak çok daha gerideydi. Kulüpte ki 13. şampiyonluğunu yaşayan Ferguson'un, 18.9 milyon İngiliz Sterlini karşılığı transfer ettiği ve ada futbolunun en pahalı kalecisi unvanını kazanan David de Gea birçok maç güven vermiyordu. Defans bloğunda sağda Rafael hücum anlamında kendini oldukça geliştirmesine rağmen özellikle fiziksel anlamda ki yetersizliği yüzünden kademede cılız kalabiliyordu. Defansın göbeğinde oynayan Nemanja Vidic ve Rio Ferdinand ikilisi eski sertlik ve kesiciliklerinde değillerdi. Fiziksel olarak da düşüş yaşayan bu ikili sık sık sakatlanıyordu. Sol bekin başarılı ismi Patrice Evra'yı bazı maçlar dinlendirebilmek adına transfer edilen Alexandar Büttner tam bir hayal kırıklığıydı. Orta sahada futbolu bıraktıktan sonra geri çağrılan kızıl prens lakaplı Paul Scholes görev alırken, onun alternatiflerinen Darren Fletchet ülser ve kolit gibi hastalıklarla boğuştuğundan sezonun tamamına yakını kadroda yer almıyordu. Kanat oyuncularından Nani herzamanki gibi bal yapmayan arıydı, bir diğer kanat oyuncusu Ashley Young ise birçok maç ya kendini kolayca yere bırakma derdindeydi ya da komple yokları oynuyordu. Orta sahanın ortaasında, genç yetenek Tom Cleverley sakatlıklarla boğuştuğundan kendini gösteremiyor, orta sahanın hücuma yönelik ismi Shinji Kagawa yeteneklerini sergileyemiyor ve forvetin sembol isimlerinden Wayne Rooney oldukça istikrarsız bir performans sergiliyordu.  Tüm bunlar göz önünde bulunudurulunca, Robin van Persie transferi gerçekleştirilmemiş olsa, takımın şampiyon olması mucizelere kalırdı diyebiliriz.

          Şimdi beni tabloyu fazla karamsar göstermekle suçlayanlar olacaktır ancak dünya futbolunda eşi benzeri ender görülen bir menajer gerçeği ve bir de üstte bahsettiğim Robin van Persie takviyesi sayesinde Manchester şehrinin Kırmızıları olan United, şampiyonluk yarışından çok kendi içerisinde ki huzursuzluklarla boğuşan şehrin Mavileri City önünde mutlu sona ulaşıyordu.
İşte tam bu noktada, bu sezon Robin van Persie yine aynı verimde ve kalitede sahada yerini alırken, bir üst paragrafta yazdığım isimlerden özellikle Vidic ve Ferdinand ikilisi fiziksel olarak iyice gerilemiş, Nani herzaman ki Nani rolünden kurtulamamış, Young yine bir var bir yok rolünde, Kagawa beklenen patlamayı birtürlü gerçekleştiremiyor, Rooney'nin ismi transferin son dakikalarına kadar Chelsea ile anılıyordu.
Şahsen çokça beğendiğim bir isim olan sağ açık Antonio Valencia kesik yemeye başlarken, yeni transfer Marouane Fellaini ise henüz takıma adapte olamamıştı.
Ayrıca defans bloğunun göbeğinde ve sağında birtakım farklılıklar denenmeye başlanmış ancak bu farklılıklar sezon içerisinde denenmeye başladığından savunma bazında akıl almaz hatalar kaçınılmaz olmuştu.
Yani Moyes için birçok kişinin koskoca bir mirası devraldı denilecek kadar basite indirgenmiş bir ortam asla söz konusu değildi. Kaldı ki Moyes'un kendisi ve kariyeriyle ilgili de aşması gereken konular vardı. Daha önce büyük bir takım çalıştırmamış olduğu gibi, sezon başında bir alt ligde mücadele eden Wigan Athletic karşısında kazandığı Community Shield Kupası haricinde kariyerinde herhangi bir kupa kazanamadığı gerçeğini yadsımamak gerekir.

          Old Trafford'ta bu sezon oynadıkları ilk 4 lig maçında Chelsea ve Southampton ile berabere kalan, West Bromwich Albion'a yenilen ve tek galibiyetini rakibi Crystal Palace 10 kişi kaldıktan sonra atılan 2 golle alan United karşısında, sezona sıkıntılı başlayan Stoke bu deplasmana tahmin edilemeyecek kadar büyük bir özgüvenle gelmişti.
United maça sol bek Evra, stoperler Evans ve Jones, sağ bekte ise Smalling defans kurgusuyla başlamıştı ancak özellikle ilk 45 dakikada sol açık Kagawa ve sağ açık Nani defansa yeterli katkıyı sağlayamayınca, Stoke'un sol kanatından Marko Arnautovic, sağ kanatından ise Jonathan Walters çok tehlikeli ataklar gerçekleştirdiler ve soyunma odasına 2-1 önde girdiler.
2. yarının hemen başında Arnautovic sakatlanarak oyunu terk edince Stoke anlamsız bir şekilde defansa kapandı. Ancak United 30 dakika boyunca yine şuursuzca hücum etti ve özellikle orta sahada top yapmaktan uzak kaldı. Sağ kanata Nani'nin yerine Adnan Januzaj, orta sahadan Cleverley çıkartılıp, hücuma Hernandez ve sağ bek Smalling'in yerine o koridoru komple kullanabilecek Valencia'nın girişiyle önce 2-2 ve ardından 3-2'ye ulaşılabildi.

          Dün gece oynanan İngiltere Lig Kupası maçında alınan 4-0'lık Norwich City galibiyeti futbol olarak olmasa da güven tazelemek adına önemliydi. Toparlamak gerekirse, Moyes'un önünde en azından ara transfere kadar aşılması gereken zor bir süreç olduğu gibi, kısa vadede ise Fulham ve Real Sociedad deplasmanlarının ardından Old Trafford'ta oynanacak olan Arsenal maçından galibiyet alınarak, mevcut lider Arsenal ile olan puan farkının eritilmesi şart.
Daha sonrasında ise yaz döneminde Thiago ve Cesc Fabregas transferlerinde yapılan hatalar yapılmayıp, başta orta saha olmak üzere en az 2 yıldız ismin takıma katılması gerekiyor kanısındayım.
Yazımın sonunda Moyes'a yalnızca bu sezon değil, başarısızlık devam etse dahi önümüzdeki sezonun da en azından yarısına kadar sabır gösterilmesi gerektiğini altını çize çize vurgulamak istiyorum.
Finalde ise haddime olmasa da, mevcut kadronun kendimce en ideal 11'ini ve sahaya dizilişini resmederek sizlere sunmak isterim.
Herkese Premier selamlar.. ;)


                                          
 

12 Ekim 2013 Cumartesi

David de Gea'ya Dair Kısaca..


 
       
          Tam adı David de Gea Quintana olan İspanyol file bekçisi, 7 Kasım 1990 tarihinde dünyaya geldi ve henüz 10 yaşındayken başlayan Atletico Madrid kariyerinde basamakları tek tek çıkarak 2009 senesinde Atletico'nın kalesini devraldı. Uefa Avrupa Ligi ve Süper Kupa'nın kazanılmasında oynadığı rol sayesinde 2011'in haziran ayında Manchester United'a transfer oldu.
41 yaşında futbola veda eden Edwin van der Sar gibi olağanüstü tecrübeli ve başarılı bir file bekçisinden sonra van der Sar'dan tam 20 yıl 9 gün ufak olan, 20 yaşındaki de Gea'nın transferi oldukça tartışma yaratmıştı. Üstelik bu genç file bekçisine ada futbolunda ki en yüksek kaleci transfer bedeli ödenmişti. 18.9 milyon İngiliz Sterlini'ne transfer edilen de Gea, İngiliz futbolunun en pahalı kaleci transferi unvanını alırken, dünyada da 2001 senesinde Juventus tarafından gerçekleştirilen 32.6 milyon İngiliz Sterlini bedelinde ki Gianluigi Buffon transferinden sonra en pahalı kaleci transfer bedeli oluyordu.

          El emeği, göz nuru blog sayfamda ki yazılarımda asla taraf tutmam ve renk belli etmem ancak şimdi konu de Gea olduğundan öncelikle şunu itiraf etmeliyim ki, Manchester United'ı 20 seneye yakındır tutkuyla takip ediyorum. Fazlasıyla sevdiğim ve her maçını 90 dakika izlediğim United'ın kalesine bu paralar karşılığı, bu kadar tecrübesiz bir kaleci alındığında şaşırmış, özellikle ilk 2 sezonunda birçok maç isyan etmiştim.
De Gea ilk sezonunda kalede oldukça güvensiz bir görüntü çizerken, özellikle yan toplarda kale adeta boş gibiydi. Rakibin kanatlardan yahut duran toplardan gönderdiği yan topların birçoğunda ya boşa çıkıyordu ya topu elinden kaçırıyordu ya da topu yumrukla uzaklaştırayım derken savunmada ki United oyuncularını darmadağın ediyordu. Bu hatalarını 2. sezonu olan 2012-2013'te de devam ettirirken, kaleyi zaman zaman Anders Lindegaard'a kaptırdığı da oluyordu.
De Gea'nın hataları bir ara o kadar fahiş boyuta ulaşmıştı ki, bir dönem gözlerinden sorun olduğu ve ameliyat olması gerektiği bile yazıldı çizildi.

          Gözlerinin bozuk olduğu ve iyi göremediği iddiaları gündeme gelecek kadar vahim durumda olan de Gea, United'ın Ferguson'lu döneminde kaleci antrenörü olan Eric Steele tarafından, İngilizce öğrenme konusunda oldukça tembel bir tutum sergilediğine dair eleştirilmişti. Steele eleştirilerine, de Gea'nın 'taco' adı verilen bir tür Meksika böreği olan yiyeceği sabah akşam tükettiği ve uyumayı çokça ancak antremanları ise hiç sevmemesi hususlarını da ekliyordu.
Stelee son olarak de Gea'nın ailesiyle birlikte, koskocaman bir evde yaşamasına dair de eleştiriler getirmişti.

          İşte bu de Gea 2013-2014 sezonuna, ilk 2 sezonuna göre çok daha derli toplu bir başlangıç yaptı. Onun kendine karşı da güveni gelmeye başladı ve hatta son birkaç gündür ismi Real Madrid ile anılmaya başladı. Elbette ki tam olarak güven verebilmesi için önünde daha çok uzun ve meşakatli bir yol hatta uzun seneler var ancak geçen hafta sonu oynanan Sunderland maçında, Emanuele Giaccherini'nin kafa vuruşunu inanılması güç bir şekilde çıkarması, takımının 2-0 geriye düşmesini engellemesi ve sonrasında United'ın 2-1 kazanması bile geleceğe dair umut vaat etti.
Kaleci konusunda her daim genç yerine yaşlı oyuncudan yana olan birisiyim ve de Gea'nın United kariyerini oldukça merak ederken, bir United taraftarı olarak kendisine başarılar diliyorum. =))
Premier selamlar..

6 Ekim 2013 Pazar

Norwich City v Chelsea | MAÇ ÖNCESİ |



          2007-2008 sezonunda da Chelsea lige 3 galibiyet, 2 beraberlik ve 1 mağlubiyetle başlamıştı. Aston Villa karşısında alınan 2-0'lık mağlubiyet sonrası kulübün sahibi Roman Abramovic ile Jose Mourinho arasında fitili ateşlenen gerilim, 18 Eylül Salı günü Londra'da oynanan Şampiyonlar Ligi maçında Rosenborg ile 1-1 berabere kalınınca alevleniyor, Mourinho'nun Maviler ile yolu ayrılıyordu. Yazıya bu ayrıntıyla başlamış olmamın sebebi, Mourinho'lu Chelsea'nin bu sezona da aynı istatistikle başlamış olması.
Hafta içi Juan Mata ve Andre Schurrle'nin yıldızlaştığı, Ramires'in 2 gol birden attığı Şampiyonlar Ligi'nde ki 4-0'lık Steaua Bucharest deplasman galibiyeti gelmese, belki bu sezon başı da aynı senaryoyu izleyecektik.
Jose Mourinho'yu tıpkı ada basının tabir ettiği üzere " Özel Biri " olarak gördüğümden, kendisini ve bu sezon, şu ana dek izlediğim Chelsea'yi eleştirmek için çok erken olduğu kanısındayım. Bu doğrultuda sizlere birçok kişinin yakinen takip etme imkanı olmadığı Norwich City'den bahsetmek istiyorum.

          Norwich City'nin geçen sezondan bu yana gördüğüm en zayıf yönü, takımın hücum anlamında olağanüstü yetersiz olması. Takımın yaratıcılığını arttırmak adına sezon başında önemli transferler yapıldı. Orta sahaya Leroy Fer alındı, Galatasaray'dan tanıdığımız Johan Elmander kiralandı ve en uç noktaya ise 8.5 milyon İngiliz Sterlini karşılığı golcü Ricky van Wolfswinkel transferi gerçekleştirildi.
Kulüp için önemli bir yer teşkil eden golcü Grant Holt'un giderek düşen performansı sonrası, Wigan Athletic'e gitmesinin ardından Wolfswinkel transferi Kanaryalar lakaplı Norwich City için umut vaad ediyordu. O bölgeye geçen sezon, devre arası transfer süresinin bitmesine saatler kala alınan Luciano Becchio da yeterli katkıyı sağlayamamıştı. Bir diğer yaz dönemi transferi olan 19 yaşındaki kanat oyuncusu Nathan Redmon geleceğin yıldız adayları arasında gösterilirken, forvet hattına Celtic'te attığı gollerle dikkat çeken Gary Hooper son takviye olarak kadroya eklenmişti.
Ancak sorun şu ki, bu isimlerin hiçbiri ve ek olarak takımın en teknik isimlerinden Robert Snodgrass forvette ki Wolfswinkel'i yeterince besleyemedi. Durum böyle olunca da, Kanaryalar tıpkı geçtiğimiz sezon olduğu gibi hücumda yaratıcılık ve üretkenlikten bir hayli uzak, hatta kaleye tehlikeli bir şut dahi atamayacak kadar vasat maçlar oynadılar. Bir takımın hücum kapasitesi sınırlı olabilir, bunu anlayışla karşılarım ancak bu açığı kapatmak adına en azından duran top organizasyonları denenebilir. İşin kötü yanı Kanaryalar adına böyle bir durum iyileştirmesi de söz konusu değil.

          Mourinho'ya olan saygımdan ötürü kendisini eleştirmeden geçerken, Chris Hughton'lı Norwich City'nin en belirgin zaafı olan, hücum anlamında ki noksanlıklarını dile getirmeye çalıştım. Hazır Hughton'dan bahsetmişken, oyunculuk döneminde 14 sene boyunca Tottenham Hotspur savunmasında görev alan İngiliz menajer, bu aralar ırkçı söylemlerin hedefi halinde. Norwich City ile tarihsel süreçte farklı bir rekabeti olan Ipswich Town kulübünün taraftarları yakın zamanda Hughton için sosyal medyada birtakım ırkçı söylemlerde bulundu.
Biraz da sakat ve cezalı oyunculardan bahsedeyim. Ev sahibi Kanaryalar da orta saha oyuncusu Elliot Bennett sakatlığından ötürü kesin olarak yok ancak sol bek Javier Garrido ve hem savunmanın göbeğinde hem de sağında görev alabilen Sebastien Bassong ile genç kanat oyuncusu Nathan Redmond'ın sakatlıklarını atlatıp, maç saatine yetişmeleri bekleniyor.
Konuk Maviler'de ise geçen hafta oynanan Tottenham Hotspur derbisinde, 2. yarının başında sergilediği istekli oyunla, tam da eski günlerine geri dönüyor dediğimiz ancak ilerleyen dakikalarda kırmızı kartla oyun dışı kalan Fernando Torres kadroda yer almayacak. Önemli hücum silahı olan Eden Hazard'ın ise ufak bir sakatlığı var ancak maç saatinde hazır olması bekleniyor.

Maçın başlamasına 3 saat kala, sizlere son olarak, her 2 takıma dair bazı enteresan istatistikleri veriyor ve Premier selamlarımı iletiyorum.

BİRE BİR İSTATİSTİKLER :
* Chelsea'nin Norwich City karşısında son 6 lig maçında 5 galibiyet, 1 mağlubiyeti bulunmakta. Tüm resmi müsabakaları baz alırsak, Norwich City 1994'ten bu yana oynanan 9 maçta da rakibini yenemedi.
* Norwich City kendi sahasında oynadığı son 20 maçın 10'unda ilk golü atan ekip olurken, ilk golü attığı bu 10 maçın 8'inde galibiyet aldı, 2'sinde berabere kaldı ve hiç mağlubiyet yüzü görmedi.
Chelsea ise deplasman oynadığı son 20 maçın 11'inde ilk golü atan ekip oldu. İlk golü attıkları bu 11 maçın 7'sinde sahadan galibiyetle ayrılırlarken, 3 maçta berabere kalıp, yalnızca 1 mağlubiyet aldılar.
Şu son 2 istatistik bizlere bu maçta ilk golü atan tarafın yenilmeyeceği kanaati oluşturabilir.

NORWICH CITY :
* Chris Hughton'ın gelişinden bu yana Norwich City kendi evinde oynadığı 22 maçta 23 gol yerken, 9 maçta kalesini gole kapadı.
* Norwich City son 5 lig maçında yalnızca 2 gol atabildi.
* Norwich City'nin forveti Ricky van Wolfswinkel 19 faulle, ligin en fazla faul yapan oyuncusu.
* Norwich City 2013 senesinde kendi evinde oynadığı 12 maçta yalnızca 2 kez yenildi. Bu 2 mağlubiyeti de Aston Villa maçlarında tattı.
* Norwich City bu sezon 4 golle, ligin en az gol atan takımı konumunda.


CHELSEA :
* Chelsea bu sezon deplasmanda oynadığı 3 maçtan da 3 puan çıkaramadı. ( 2 B, 1 M )
* Jose Mourinho'nun son 8 Premier Lig deplasmanında yalnızca 1 galibiyeti bulunurken, 5 beraberliği ve 2 de mağlubiyeti var.
* Chelsea'nin hücum silahı Eden Hazard 21 faulle, ligin en çok faule maruz kalan oyuncusu.
* Chelsea, Premier Lig'de 2. yarı gol yemeyen tek ekip konumunda.
* Chelsea'nin 4 forveti Samuel Eto'o, Demba Ba, Fernando Torres ve Andre Schürrle bu sezon Premier Lig'de gol atma başarısı gösteremedi.


4 Ekim 2013 Cuma

Man City v Everton | MAÇ ÖNCESİ ANALİZİ


 
       
          Manchester City geçen hafta sonu hiç beklenmedik şekilde Aston Villa'ya yenilmişti. Üstelik rakibin en etkili 2 hücum silahı olan Christian Benteke ve Gabriel Agbonlahor sakatlıklarından ötürü kadroda dahi yoklardı. Aynı City bu kez de çarşamba gecesi kendi sahasında Bayern Münih'e 3-1 yenildi.
Durum böyle olunca da gözler bir anda Manchester şehrinin mavilerine çevrildi ve " Neler oluyor? " sorusu dillerde dolanır oldu. Aslında çok ekstra bir gelişme olduğu yok. City zaten sezon başından bu yana defans anlamında o kadar yetersizdi ki, bu zaafa bir de kaleci Joe Hart'ın kötü performansı eklenince, her birinde 3'er golün yenildiği üst üste 2 mağlubiyet kaçınılmaz oldu.

          Everton ise lige üst üste gelen 3 beraberlikle giriş yaptıktan sonra önce Chelsea'yi, ardından deplasmanda West Ham United ve geçen pazartesi ilk yarıda sergilediği müthiş performans ile Newcastle United'ı yenerek vitesi beşe taktı, kendini 4. sırada buldu.
Everton'ın başına bu sezon Roberto Martinez getirildi. Elindeki kısıtlı kadroyu optimum şekilde kullanmasını bilen ve ' total futbol ' olgusundan yana olan Martinez ile ilgili gerek blog sayfamda gerek farklı platformlarda birkaç yazım olmuştu.
Yalnızca 10 milyon İngiliz Sterlin'lik bir transfer bütçesiyle Swansea City ekibine ' total futbol ' anlayışında son noktayı koyan Brandan Rodgers'ın hakkı elbette yenilemez ancak Swansea City için bu futbol anlayışını kulüp kapısından içeri sokan ilk isim Roberto Martinez idi.

          Total futbol olarak adlandırılan bu oyun yapısında, yalnızca kalecinin pozisyonu sabittir ve diğer 10 oyuncu sahanın her alanında boy gösterebilir ve kaleci de dahil olmak üzere, sahada ki 11 oyuncu takımın pas trafiğinde aktif olarak rol alır. Teknik fizik ve beceri gücünün bir hayli ön planda olduğu bu oyun yapısında ki temel amaçlardan biri hücum hattı ile defans blokları arasındaki alanın oldukça daraltılmasıdır. Oyunun bazı anlarında forvetsiz bile diyebileceğimiz, 4-6-0 taktiğini dahi görebiliriz. Top rakip sahaya yoğun, seri ve katılımcı bir pas trafiğiyle taşınır. Bu pas trafiği esnasında oyuncular kendi pozisyonlarında sabit kalmak yerine her daim hareket halindedirler. Zaten oyuncuların birçoğu birden çok pozisyonda görev alabilecek şekilde antreman programlarına tabii tutulur. Örneğin sağ bek oyuncusu topu orta sahanın ortasındaki takım arkadaşına verdikten sonra hızlıca rakip ceza sahasına doğru sızabilir ve bu pas alışverişi sırasında takımın sol açığı da pas trafiğine katkıda bulunabilmek adına sol çizgiden orta sahaya doğru yaklaşabilir.

Hazır total futbol kavramından bahsetmişken, bu oyun yapısını, Fifa tarafından yüzyılın en iyi teknik direktörü olarak onure edilen Rinus Michels dünya futboluna kazandırmıştır. Michels'in 1970'li yıllarda Ajax ve Hollanda Milli Takımı'nda başarıyla uyguladığı ve daha sonra Barcelona'ya adapte ettiği ' total futbol ' anlayışına Johan Cruyff bazı eklentilerle katkıda bulunmuştur. Total futbol anlayışı ve Michels ile Cruyff ilişkisini, komünizm ideolojisinin kendi döneminin öncülerinden Karl Marx ve Marx'ın komünist felsefesini geliştiren yakın arkadaşı Friedrich Engels ilişkisine benzetebiliriz. =)

          Biz yeniden saha içine ve yarın öğlen oynanacak maça geri dönecek olursak, yukarıdan anlayacağınız üzere, bu sezon Everton'ın başında oldukça başarılı bulduğum Roberto Martinez var. Martinez'in kalesinde Tim Howard'tan yana herhangi bir sıkıntı yok. Sağ bek Seamus Coleman bu sezon oldukça başarılıyken, sol bek Leighton Baines'in yetenekleri ve maç performanslarını yazmaya gerek görmüyorum.
Stoper mevkisinde son senelerin başarılı ismi kaptan Phil Jagielka ve tecrübeli Sylvain Distin var. Çok katı ve geçilmesi zor bir çift olmasalar da, Everton takım halinde savunma yaptığından, Jagielka v Distin ikilisi için cılız bir stoper hattı demek haksızlık olur.
Orta sahanın ortasında, Mikel Arteta'nın gidişi sonrası takımın beyni olan Marouane Fellaini, transferin son anlarında Manchester United'a geçince, o bölgede ki tüm yük Leon Osman'a kaldı. Osman bu görevi şu ana dek başarıyla tamamladı. Yine o bölgede, rakip Manchester City'den kiralanan ve 2 kulüp arasındaki sözleşme gereği bu maç oynamayacak olan Gareth Barry, sezon içerisinde fazlasıyla katkıda bulunacaktır kanısındayım. Orta sahanın ortasında bir diğer isim ise, Martinez'in Wigan Athletic'ten öğrencisi olan James McCarthey. Martinez'in 3-5-2 formasyonuyla sahaya çıktığı Wigan günlerinde ki en önemli isimlerden birisi olan 22 yaşındaki McCarthey, oyunun her 2 yönünü de iyi işliyor.
Orta sahanın ofansif ismi ise bu sezon izlediğim tüm maçlarda ceza sahası içerisini fazlasıyla karıştıran Kevin Mirallas iken, sol açıkta, bekten gelen Baines ile geçen sezon müthiş uyum sergileyen Steven Pienaar bu sezon formsuz gördüğüm tek isim. Pienaar bu maçta sakatlığından ötürü takımdaki yerini alamayacak.
Orta sahada daha çok sağ kanata kaçarak oynayan Ross Barkley için apayrı bir parantez açmak istiyorum. Henüz 11 yaşındayken Everton altyapısına dahil olan ve 17'sinde tam da Everton ile Premier Lig serüvenine başlayacakken ayağı kırılan Ross Barkley'nin bu sezon ortaya koyduğu performans tam anlamıyla göz kamaştırıcı. Sheffield Wednesday ve Leeds United ekiplerinde kiralık geçen günleri sonrası Martinez ona takımda özel bir misyon yükledi. 19 yaşındaki Barkley artık Everton orta sahasının göbeğinde akıllı paslarıyla oyunu yönlendiren, sağ kanattan süratli bindirmeler yapıp, Everton hücumlarına müthiş katkıda bulunan bir oyuncu konumunda.
Şu aralar sakat olan, eski bir Manchester United oyuncusu olan Darron Gibson da, orta sahada ki istikrarlı ve dirençli oyun vizyonu ile ilk 11'i zorlayan etkili isimlerden biri olacaktır.
Forvet hattında Nikica Jelavic'in inişli çıkışlı performansı akıllarda soru işareti yaratırken, geçen sezon West Bromwich Albion formasını kiralık olarak terleten ve sezonun en iyi golcülerinden olan Lukaku'nun transferi bitirildi. Bir diğer genç oyuncu olan 20 yaşındaki Lukaku, yeni ekibinde de geçen sezonu aratmayan bir başlangıç yaparak, 2 Premier Lig maçında da durmadan koştu, defansa yardım etti, hücumda güzel çalımlar attı, hava toplarında oldukça etkili oldu. Bunlara ek olarak, 2 maçta tam 3 gole imza attı. ( Premier Lig'de Romelu Lukaku son 5 maçta 6 gol atarken, bu 6 maçta toplam yalnızca 220 dakika sahada kaldı. Yani 37 dakikaya 1 gol düşüyor. ) 
Forvet hattında henüz kendini gösterememiş olsa da bir diğer Martinezli Wigan'dan bildiğimiz Arouna Kone, özellikle Everton skor avantajını elinde bulundururken kontra ataklarda tehlikeli olmak adına dakika alacaktır.

          Cuma akşamı itibariyle, haftanın yorgunluğu kendini buram buram hissettirirken, Everton için yaptığım detaylı analizin aynısını, herkesin çok yakından tanıdığı yıldız oyunculardan oluşan City için yapmayacağım. Ancak belirtmeden de geçemeyeceğim birkaç detay var. Öncelikle Everton'ın benim bahislerimi de yakarak, City karşısında sürpriz şekilde aldığı puanları çok net anımsayabiliyorum. ( Premier Lig'de City son 12 maçta Everton'ı yalnızca 2 kez yenebildi. Bu 12 maçın tam 9'unda Everton sahadan galip ayrıldı. ) 
Martinez'in, City'nin eski menajeri Mancini döneminde birçok maç oldukça cesur ve başarılı futbol ortaya koyduğunu da hatırlıyorum. Geçen sezonun sonunda oynanan İngiltere Federasyon Kupası'nda, Martinez'in 11.5 milyon İngiliz Sterlini değerindeki Wigan 11'i, Mancini'nin 187 milyon İngiliz Sterlini değerindeki City 11'ini yenerek kupaya uzanmıştı.
Affınıza sığınarak yazımı noktalandırıyorum ve herkese Premier selamlarımı iletiyorum.